BAŞKALARININ HİKÂYESİNDE KENDİNİ UNUTMAK
Her akşam televizyon karşısına geçtiğimizde, farkında olmadan o parlak ekran aracılığıyla bambaşka hayatlara sızıyoruz. Bir sahne başlıyor, bir bakış uzanıyor ve bir cümle gelip kalbimize dokunuyor. O an kendimizi o karakterin yerine koyarken buluyoruz. Onun acısıyla kederleniyor, mutluluğuyla gülümsüyor, hatta bazen verdiği kararları “Ben olsaydım…” diye sorguluyoruz. İşte tam o noktada, gerçeklik ile kurgu arasındaki o görünmez sınır yavaş yavaş silinmeye başlıyor.
Oysa bizler sadece önceden yazılmış, her adımı ve her duygusu kurgulanmış hayatları izliyoruz. Bir senaryonun parçası olan o dünyada her şey planlıyken, asıl gerçek olan biziz. Bizim acılarımızın bir yönetmeni, mutluluklarımızın ise tek bir sahneye sığacak kadar düzenli bir akışı yok. Hayatlarımız dağınık, plansız ama bir o kadar da gerçek.
Peki buna rağmen neden bazen bir dizinin dünyasını kendi hayatımızdan daha çekici buluyoruz? Neden o hikâyenin “esas kızı” ya da “başrolü” olma arzusuna kapılıyoruz?
Belki de cevap çok basit: Kaçmak.
Kendi hayatımızın omuzlarımıza yüklediği sorumluluklardan, zihnimizi yoran belirsizliklerden ve henüz sonu yazılmamış hikâyemizden bir süreliğine uzaklaşmak istiyoruz. Çünkü dizilerde her şey nettir; iyiler çoğu zaman kazanır, kötüler er ya da geç bedelini öder. Aşklar ya mutlu sonla biter ya da anlamlı bir trajediye dönüşür.
Oysa gerçek hayatın rengi gridir. Ne tam anlamıyla doğru ne de tamamen yanlıştır. Ve biz bu gri alanlarda yürümeyi her zaman beceremeyiz, bazen düşeriz.
Ancak kendimizi bir karaktere kaptırmayı abartırsak, fark etmeden kendi hikâyemizi ikinci plana atmaya başlarız. Kendi duygularımızı, seçimlerimizi ve en önemlisi kendi sesimizi duyamaz hâle geliriz. Bir başkasının cümleleriyle düşünmeye, onun tepkilerini kendi tepkimizmiş gibi benimsemeye başlarız. Bu ise insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biridir.
Hiç düşündünüz mü? Bir karakter için gözyaşı döktüğünüzde, aslında kendi içinizde susturduğunuz hangi duygular dile geliyor? Onun yaşadığı aşkı izlerken, kendi hayatınızda eksik bıraktığınız hangi duyguyu arıyorsunuz?
Belki de mesele diziler ya da karakterler değil; o kurgularda kendimizi bulduğumuzu hissettiğimiz anlardır. İnsan, kendine benzeyen hikâyelere sarılır. Ancak o hikâyeye kapılıp gitmek ile oradan bir şeyler öğrenip kendi hayatına dönmek arasında ince bir çizgi vardır. Önemli olan, o çizgiyi fark edebilmektir.
Elbette dizi izlemek ya da etkilenmek kötü bir şey değil. Hatta bazen bir karakterin yaşadıkları kalbimize ayna tutabilir, içimizde sessizleşen bir duyguyu bize hatırlatabilir. Fakat o aynaya bakıp kendimizi görmek yerine, aynanın içindeki kişi olmaya çalışırsak işte o zaman kendimizi kaybederiz.
Unutma: Sen bir kurgu karakteri değil, kendi hayatının yazarısın.
Televizyon kapanır, sahneler biter, karakterler bir sonraki bölüme kadar sessizliğe gömülür. Ama senin hayatın durmaz; her gün yeniden yazılır. Ve bu hikâyenin en güzel yanı, o kalemin sadece senin elinde olmasıdır.
Belki de yapmamız gereken şudur: İzlediğimiz karakteri beğenelim, duygularına eşlik edelim, onunla ağlayıp gülelim. Ama bölüm bittiğinde ve ekran karardığında, asıl izlenmeye değer olan kendi hayatımıza geri dönelim.