BİR VİTRİNİN ÖNÜNDE
“Her akşamüstü oyuncakçı camekânından çocuk ellerinin izlerini siler.”
- Sunay Akın, Makiler
Mahallenin köşesinde, tabelasının boyası güneşten solmuş küçük bir dükkân vardı. Camından içeri bakınca sokak gürültüsünden başka bir iklime geçerdin: metal uçaklar, plastik arabalar, teneke robotlar, kavanoz dolusu misketler, kamyonlar, oyuncak bebekler, rengârenk uçurtmalar…
Okulla ev arasında herkesin adımları vitrinin önünde yavaşlardı. Onlardan biri de oydu. Dükkâna hiç girmedi ama her gün önünden geçti. Camın soğukluğuna yaklaşan nefesinin buğusu, o günlerin en kısa anılarından biriydi. Oyuncaklara sahip olamamak onu ağlatmadı; daha garibi, içini burktuğunu da o zamanlar tam bilmedi. Çocukken insan özlediğinin adını koyamaz; bakar, susar ve yürür.
Akşamüstleri dükkân kapanırken içerideki adam, vitrinin camını ıslak bir bezle silerdi. Bez cama değdiğinde buğunun ardındaki uçaklar yeniden parıldardı. Camdan silinen aslında hayallerin buğusuydu ama kimse bunun farkına varmazdı.
Zaman geçti. Sokak değişti, dükkân kapandı, çocuklar büyüdü. O da büyüdü. Üniversite bitti, işe başladı, para kazanmaya başladı. Ama içindeki vitrinin önünde duran çocuk yerinden kıpırdamamıştı. İlk maaşını alınca hiç düşünmeden bir oyuncak mağazasına girdi. Bu kez camın diğer tarafındaydı. Oyuncakları eline aldı, çevirdi; almak için izin istemesine gerek yoktu. İlk oyuncak arabayı o gün aldı.
Sonra bir tane daha aldı; ardından bir uçak, eski model bir tren… Odası kutularla, raflarla, figürlerle oldu. Küçük bir müze gibiydi. Her yeni oyuncak içini bir anlığına ısıtıyor, sonra o sıcaklık aynı hızla sönüyordu. Eksik olan oyuncağın kendisi değildi.
Çünkü çocukken istediklerimiz sadece “şeyler” değildi, o şeylere eşlik eden zamanlardı: birinin bize hediye alış hâli, beklenmedik bir sevincin ağırlığı, içimize dolan o “hak ettim” duygusu… Bunlar satın alınamazdı. Raflarında yüzlerce oyuncak varken içindeki boşluk hâlâ vitrinin diğer tarafında bekliyordu.
Bir akşam oyuncakların ortasında oturdu. Kutuların içindeki parlak figürler ona bakıyordu ama hiçbiri dokunmuyordu. O an fark etti, çocukken özlediği oyuncağı değil oyuncağa sahip olmadan önceki hayal kurabilme hakkını özlüyordu. Çünkü hayal kurmak, sahip olmaktan daha çocukçaydı.
Koleksiyonunu satmadı, dağıtmadı. Bazen bir tanesini eline alıp inceledi, bazen bir çocuğa hediye etti. Çünkü bazı oyuncaklar raflarda değil küçük ellerde anlamlıydı. İçindeki çocuğu ikna etmeye çalışmıyordu artık, sadece onunla yaşamayı öğreniyordu.
Bazı boşluklar doldurulmazdı çünkü eksik olan oyuncağın kendisi değildi.
Eksik olan, camın buğusuna yazılan o küçük “keşke” idi.
Ve o “keşke”, insan büyüdükçe hiç silinmiyordu.
İlknur Demirkol’un bu denemesi, insanı tam kalbinin en hassas yerinden, o çocukluk yaralarından yakalıyor; hani vitrindeki oyuncağa bakıp da alamamanın verdiği o sessiz burkulmayı anlatırken “ah be kardeşim, hepimiz oradaydık” dedirtiyor. Büyüyünce her şeyi alabilecek paraya sahip olsan da o günkü eksikliğin kapanmadığını, asıl özlenen şeyin oyuncak değil o “hayal kurabilme hakkı” olduğunu söylemesi çok derin ve doğru bir tespit. Yazıdaki “camın buğusu” ve “silinen hayaller” imgesi insanın gözünde canlanıyor, çok içten bir anlatımı var. Ancak bir yandan da yazar bu “telafi edilemez eksiklik” meselesine biraz fazla karamsar yaklaşmış; sanki çocukken bir şey eksik kaldıysa o boşluk ömür boyu asla dolmazmış gibi bir hava yaratmış. İnsan büyüdükçe kendi çocukluğunu iyileştirebileceği gerçeğini biraz gölgede bırakıp, okuyucuyu o “hiç silinmeyen keşkeler” dünyasında biraz fazla hüzne boğuyor. Duygusu çok yüksek ama finali insanı biraz çaresiz bırakıyor.