26 Ağustos 2026, 12:48:54
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 32°C
Parçalı Bulutlu
Afyon
32°C
Parçalı Bulutlu
Çar 33°C
Per 31°C
Cum 27°C
Cts 24°C

CENAZE: BÖLÜM 2

CENAZE: BÖLÜM 2
26 Ağustos 2026 11:03
20
A+
A-

Babaannemin vefatının onuncu gününde korktuğum başıma geldi. Elimde sürahi dolaşırken, kadınlardan birisi kolumu tuttu. Sarılacak, kimlerden olduğumu soracak diye beklerken “Bi oku vede dinliyem” dedi. Elimdeki sürahiyi bırakıp geliyorum demeye kalmadan, ablam elimdeki sürahiyi aldı ve hızlı adımlarla mutfağa koştu. Kızgın gözlerle ablamın arkasından baktım, hep kaçacak zamanı bulurdu. 

Bulunduğum yere çöktüm. Hemen elime bir cüz tutuşturdular. Yutkundum, inşallah güzel okurum. Annemle göz göze geldim, manidar bir bakış attı. Bu bakışı biliyordum, bu “Bütün bir yaz camiye git dedim dinlemedin!” bakışıydı. Gece geç saate kadar izlediğim yaz dizileri, vicdan azabı gibi gözümün önünde canlandı. Ahmet Ayşe’ye aşkını ilan edecek derken, bizim ezberler bir bir kafadan uçtu gitti. Ayıkla şimdi pirincin taşını. Bismillah çekip okumaya başladım. Nasıl okuduğuma bakmıyordum, tek niyetim okuyup sırayı başka bir kadına savmaktı. Sure bittiğinde ablamı yanımda buldum. Hangi ara gelmişti, anlamamıştım. Sureyi bitirince başka bir kadın okumaya başladı. Kolumla ablamı dürttüm, kulağına eğildim:

— Nasıl okudum?

— İki ölü, bir yaralı bıraktın. 

Anlamsız gözlerle ablama baktım. Ablam gözüyle tam karşımızda oturan, aralıklarla derin derin nefes alan yaşlı kadını işaret etti. Kötü okuyuşumdan mı yoksa sıcaktan mıdır bilmiyorum, abla bana memnuniyetsiz bir bakış attı. Hemen ablanın yanındaki kadına baktım. O abla da baygın gözlerle uzun bir süre yüzüme baktı, yüzünden memnun kalmadığı belli oluyordu. Bence ablam şaka yapıyordu, o kadar kötü okumuş olamam değil mi? Ablamı dürttüm. 

— İlk ayeti güzel okudun ama sonrası faciaydı. Ortada ne hareke ne de harf bıraktın. Surenin ahı gitti vahı kaldı. 

Cenazenin on birinci günü helva kavurduk. Babaannemin helvasını fıstıklı yapalım dedim diye annem kızdı. Ablam da mutfağın kenarından kıs kıs güldü. Sonra da “İstersen yanına da bir top dondurma atalım.” dedi. 

Köyde helva yapılacak denildiğinde kara helva yapılırdı. Aslında kara helva dedikleri un helvasıydı ama burada unu çok kavurdukları için un koyu kahverengi halini alır, köylülerde ona kara helva derdi. Köyün kara helvasını sevmezdim, ne zaman helvadan yesem helva damağıma yapışırdı. Memleketimin en çok höşmerim tatlısını severdim, hele bir de bol peynirle yapıldıysa… Tadından yenmezdi. 

Köy yerinde günler hızlı geçer derlerdi. İş yaparken günler su gibi geçiyordu. Biz köye geleli kırk gün olmuştu. Babaannemin kırkı çıkana kadar köyde kalmıştık. Nerdeyse her gün bir köylü elinde tencereyle bize yemek getirdi. Yemek getiremeyen de sebze, süt, ekmek getirdi. Bu süre zarfında acı tatlı bir sürü anımız oldu.

Ablam bir sabah kahvaltıda “İnek sulamaya gideceğim.” dedi. Annem sen yapamazsın dedi, babam göründüğü gibi kolay değil dedi. Ablam inat etti, dinlemedi. Zaten ablam başına buyruk birisiydi, kolay kolay kimseyi dinlemezdi. Ablam kahvaltıdan sonra, annemden aldığı çiçekli şalvarını giydi, mavi tülbentini taktı ve komşunun yanına gitti. Bir saat sonra ablam, elinde uzun bir sopayla, yanında komşuyla ve beş inekle birlikte evin sağ tarafından aşağı, akıra doğru yürümeye başladı. Ablam akıra giderken ben de kapının arkasındaki çalı süpürgesini elime aldım. Elimdeki çalı süpürgesini biraz ıslattım ve halıyı süpürmeye başladım. Halıyı süpürürken kapıdan birisi seslendi. Köyde herkesin kapısı açık olurdu ve gelen huuu der, içerideki eeey diye cevap verince de kapıdaki kişi içeri girerdi. 

Köyün tabiriyle Mıhtar Usman’ın gelini Emne içeri girdi. Kadın kırk derece sıcakta üstüne siyah kaftan giymişti. Siyah kaftanının eteklerini topladı, bir ayağını bacağının altına aldı ve kapının sağındaki divana kuruldu. 

— Arfe, aaaa Arfe. Napıp durun bakam?

Annem elinde çay bardağıyla içeri girdi. Çayı kadına uzattı. Kadın bardağın yanındaki küp şekeri ağzına attı. Çayından yudumluyor, ağzındaki şeker yavaş yavaş eriyordu. 

— Hoş geldin Emne aba. Neğden geliyon? 

— Nesve’nin yanına uğrayı vedim de. Geçeken sana da ses edem dedim. 

— İyi yapmışsın. Nesve abanın anası hastamış?

— Ha Kizban mı? Hasta. Ayakla tutmuyo. Galdırıp goparamıyo. Bi Nesve bi Aşa, sırayla bakıyola. 

— O kada kötü desene. 

— Napçan hastalık.

— Onun adam öleli ne kada oldu? 

— Beş sene oldu. 

— Aniii! O kada oldu mu? 

— Oldu ya. Sırası gelen gidiyo. 

— De gidin de. 

Annem kadının yanındaki boş bardağı eline aldı.

— Çay koyam mı? 

Kadın başını hayır anlamında yukarı salladı. 

— Aaaa, kalkam gari. Bizim kızla beni bekle, Hetke’nen ekmek yapçadık. Siz yoğurun bakam, ben arkadan yetişirim dedim. Şinci aramaya çıkmasınla. 

— Peki bakam. 

Kadın ayağa kalktı. 

— Hetke’ye selam söyle. 

— Aleyküm selam. 

Kadın tam kapıdan çıkarken ablam baştan aşağı ıslanmış ve dizinden aşağısı çamura batmış bir halde kapıda göründü. Kadın ablamı görünce:

— Anammmm! Biğbi gibi olmuş, dedi. 

Ablam ağlayarak derdini anlatmaya başladı. Meğer ablam elindeki sopayla inekleri dürterken biraz sert dürtmüş, canı acıyan ineklerden birisi de sinirlenip ablamın üstüne yürümüş. Ablam korkuyla geri geri gidince fark etmeden akırın içine düşmüş, komşu akırdan çıkmasına yardım etmiş. Tabi ablam durur mu? Üstüne yürüyen ineğe kızmış, sopayla tekrar dürtmüş. Bu sefer inek kızıp kovalamaya başlamış. Ablam da kaçarken tezeğin içine oturmuş. Komşu ineği zor zapt etmiş ve ablama sen eve git demiş. 

Ablama “akırın suyu tatlı mıydı?” diye sordum. Ablam bir bakış attı, sanki gözlerinden ateş saçıyordu. O günden sonra ablam bir daha inek sulamaya gideceğim demedi ve ineklerden uzak durdu. 

Bu olaydan birkaç gün sonra annem, beni yumurta almak için babaannemin evinin hemen yanındaki derme çatma evde yaşayan, babaannemin ahretliğim dediği Fadime teyzenin evine gönderdi. Fadime teyze yaşı sekseni geçmiş, elinde bastonuyla avlusunda dolaşan, sessiz sakin bir kadındı. Kapıyı çaldım, sonra da seslendim. Fadime teyze yavaş adımlarla yanıma geldi. 

— Kimsin bakam? 

Fadime teyzenin kulakları ağır işitirdi. O yüzden bağırmak zorunda kalırdık. Duymayınca “Eeeyyy, neeee!” derdi. Ben de kürsüde mikrofonsuz şiir okuyormuş gibi bağırmaya başladım. 

— Tıkır’ın İsmail’in torunu Melikeyim. Babamın adı İbrahim. 

— Sen bizim Ummahan’ın torunu musun? 

— Evet. 

— Meleke. Benim gözle artık yumurta, domata falan seçmiyo gızım. Sen kümese gir de alıve

Elime annemin tabiriyle çinka bir tas tutuşturdu. Bir tasa, bir kümese baktım. Hiç kümesten yumurta almamıştım. 

— Hiç kümesten yumurta almadım. 

— Alısın, kolay iş. İstanbul da size öğretmiyorla mı? 

Teyze dünyadan bir haberdi. İstanbul’da tavuğun ne işi olurdu? Ne yapalım, başa gelen çekilirdi. Ben de bismillah çekip kümese girdim. Tavukların yumurtasını alayım derken, bir yandan tavuk, bir yandan horoz yumurtaları almamam için önüme geçiyordu. Sonunda iki yumurta alabildim. Elimdeki iki yumurtayla kümesten çıkarken horoz peşime düştü. Elimle kış kış yapsam da gitmiyordu. Sonunda elimi biraz sertçe savurunca, horoz elimin üstüne çıktı ve kolumu gagalamaya başladı. Korkuyla elimi aşağı yukarı salladım, neyse ki horoz uçtu ve gitti. Elimdeki yumurtaları sımsıkı tuttum ve koşar adımlarla evin yolunu tuttum. Bana ders oldu bir daha horozlara kış demeyeceğim. 

Birkaç saat sonra babam, pantolonun sağ bacağı dizine kadar yırtık bir şekilde eve geldi. Meğer babam köylülerden birisinin bahçesinde dolaşırken elma görmüş, yemek için ağaca tırmanmış, elma toplamak isterken paçası ağacın dalına takılmış ve pantolonunu yarı yerine kadar yırtmış. 

Annem babamın pantolonunu eline aldı ve söylenerek dikmeye başladı. 

— Biri akıra düşer, birini horoz gagalar, biri de pantolonunu yırtar. Hey Allah’ım! 

Ertesi gün, gün batımında annem komşuya güğüm götürürken taşa takıldı ve tezeğin içine basıp kaydı, sonra tezeğin içine oturdu. Güğüm yuvarlanıp başkasının bahçesindeki tel örgünün önünde durdu. Ayağımıza terliklerimizi geçirip, annemi kaldırmak için yanına koştuk. Annemin bir koluna ben, bir koluna ablam girdi. Annem kalkarken gülmeye başladı. Gözlerinden yaşlar gelmeye başladı. Derin bir nefes aldı, “Bir köye gidelim dedik, başımıza neler geldi?” dedi. Hepimiz köyden nasibimizi almıştık. Ama pişman mıydık? Asla. 

Yola çıkmadan önce babaannemin kabrini ziyaret ettik. Babam yanında getirdiği bir şişe suyu, mezarın etrafında geze geze döktü. Babam dökerken ablam kulağıma eğilip “Hadi, bir sure oku da dinleyelim.” dedi. Aklınca benimle dalga geçecekti ama annemin öksürük sesiyle sustu, dua edip yola çıktık. Bana ders oldu. Bir dahaki yaz, dizi izlemek yerine camiye gideceğim. Belli olmaz, belki yine bir cenaze olur ve bana Kuran oku derler.

Merhaba, ben Kübra. Grafikerim. Çoğunlukla hikâye, makale ve kompozisyon gibi edebi türlerde yazılar yazıyorum. 2024 yılında ilk romanım İnsan Müzesi’ni çıkardım. Çeşitli dergilere hikâyeler yazdım. Ömrüm yettiğince yazmaya devam edeceğim.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.