DOSTLUK ÜZERİNE
Güneşli, sakin bir sabaha uyandı bugün. Uyuşuk uyuşuk kalktı yatağından. Uzunca süren kahvaltı faslından sonra kitabını aldı eline. Nihayet okumaya zaman bulabilmişti. “Çay ve kitap ikilisiyle birlikte vakit geçirmek ne güzel. Keşke bunu daha çok yapabilsem.” dedi ve kitabın içinde kayboluverdi. Kitap adeta kollarıyla sarıp sarmaladı onu; sayfalar arasında gâh gözyaşı gâh öfke gâh merak hükmünü icra ediyordu. Kitapta iki arkadaş arasındaki diyalog ona arkadaşı Filiz’i hatırlattı. Bir hüzün çöktü üstüne. Hiç düşünmeden konuşmuş, arkadaşının kalbini kırmıştı. Özür de dilemişti ama Filiz’in kırgınlığı geçmemişti. Günlerdir bir soğukluk vardı aralarında. Yaşadığı anın tadı kaçıvermişti.
Birden zil sesiyle irkildi. Hiç istemeyerek kitabın gizemli sayfalarından dışarı süzülüverdi. “Hayırdır inşallah, kim ki bu saatte gelen? Beklediğim biri var mıydı?” diye düşündü birkaç saniye. Yoktu. Merakla kapıyı açtı. Gözlerine inanamadı, Filiz karşısındaydı. Şaşkınlıktan birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi:
– Filiz! Sen… Sensin gerçekten, hoş geldin! Ben de seni düşünüyordum. Gelmene çok sevindim.
Filiz ise yüzünde sıcak bir tebessümle:
– Hoş bulduk! dedi ve çok iyi bildiği evin salonuna yöneldi. Çantasını koltuğa bırakırken konuşmaya devam etti:
– İki gündür rüyamda hep seni görüyorum; muhabbet ediyoruz, gülüyoruz. Baktım ki çok özlemişim. Gereksiz alındığımı da fark ettim. Hakkını helal et dostum, yok yere seni de kendimi de üzdüm.
Mutluluğu had safhada olan Serpil:
– Filiz inan ki çok üzgünüm. Alınacağını düşünemediğim için tekrar özür diliyorum senden.
Yıllardır görüşememiş gibi hasretle sarıldı iki dost.
– İyi ki geldin Filiz. Ben de kitap okuyordum. İki arkadaş arasındaki diyalog seni hatırlattı bana. Sanki seninle konuşuyorum gibi hissettim, biliyor musun? Bunun üstüne gelmen çok manidar oldu.
Filiz merakla sordu:
– Neden bahsediliyordu kitapta? Sana beni düşündüren ne oldu?
– Aslında kitapta dostluk kavramı üzerine bir diyalog vardı. İki arkadaş dostluğun anlamını sorguluyordu. Özellikle güven duygusundan bahsediyordu.
– Ya, öyle mi? Biz de geçenlerde dostluk üzerine uzun uzun sohbet etmiştik. Unutulmaz bir gündü. Sen deyince hatırladım.
İki dost sevgiyle gülüştüler. Tekrar bir arada olmanın verdiği huzur her hâllerinden anlaşılıyordu. Serpil, elindeki kitapta altını çizdiği bazı cümleleri Filiz’e gösteriyordu. Beraber okuyup müzakere yapmayı özlemişlerdi. Fikirleri paylaşmanın değeri paha biçilmezdi. İki arkadaş, iki dost muhabbete öylesine dalmışlardı ki dış kapının açıldığını duymamışlardı. Salonun kapısında bir siluet belirdi. İçeri giren Serpil’in kızı Sıla’ydı. İki arkadaş biraz şaşırarak baktılar. Serpil biraz da şaşkınlıkla:
– Aa! Sıla, hangi ara geldin kızım? Duymadık. Hoş geldin! Filiz teyzenle muhabbete dalmışız.
– Hoş geldin Filiz teyze! Ne güzel böyle sizin gibi dostlar olduğunu görmek. Benim de var sanıyordum ama yokmuş meğer.
Serpil, biraz endişeli bir yüz ifadesiyle:
– Hayırdır kızım, ne oldu? Feyza’yla bir problem mi yaşadınız?
– Evet anne, beni çok kırdı. Sonra özür diledi ama yine de onu hiç affetmeyeceğim. Feyza bitti benim için!
Sıla, dudağını büküp üzgün bir ifadeyle koltuğa oturdu. Ellerini kavuşturdu, başını öne eğdi. Serpil ve Filiz birbirlerine bakıp tebessüm ettiler. Sonra da Sıla’ya bakıp ne söyleyeceklerini düşünmeye koyuldular. Ne de olsa onun yürek sızısını iyi biliyorlardı. Sıla’ya kendi yaşadıkları olaydan yola çıkarak böyle durumların olabileceğini anlatmaya koyuldular.
Dostlukla ilgili muhabbetin koyulaştığı anda mutfaktan gelen ses hepsinin dikkatini çekti. Bu, fokurdayan çaydanlığın sesiydi. Bir anda çayın o kendine çeken kokusunu duydu iki dost. Adeta “Beni de muhabbetinize katın, benim mis kokumu alın, kendinize gelin!” der gibiydi. “Haydi! Bu sohbette bir ben eksiğim, ben de dahil olayım da tam olalım.” diyordu sanki.
Serpil telaşla:
– Hay Allah! Muhabbete daldım, çayı unuttum. Ben de bir şey eksik diyordum. Hemen çay getiriyorum. Muhabbetin tadı çayla çıkar.
E ne de olsa çay ve kitap, dost meclislerinin vazgeçilmezleriydi… İşte şimdi her şey tamdı. Daha ne olsun!