27 Ekim 2026, 12:09:27
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 21°C
Açık
Afyon
21°C
Açık
Pts 18°C
Sal 17°C
Çar 16°C
Per 13°C

KALBİN ZEMBEREĞİ: 1. BÖLÜM

KALBİN ZEMBEREĞİ: 1. BÖLÜM
23 Ekim 2026 12:47
92
A+
A-

Bizler; demir iskeletlerin, devasa beton blokların ve soğuk cam cephelerin karanlık gölgesinde büyüyen çocuklarız. Toprağın kokusunu bilmeden, çimlerin nemine dokunmadan, gökyüzünü bile birbirini kesen çelik çizgilerin arasından kırpıntı parçalar hâlinde izleyerek büyüdük. Şehir bizi kendi gri zırhına hapsetti; duygularımızı birer beton harcı gibi katılaştırdı, kalplerimizi o devasa binalar gibi dışarıya parlak ama içeriye buz gibi bir yalnızlıkla kapladı.

Ben de o soğuk gökdelenlerin tepesinde, çelik yapılardan birinin üzerinde çalışan genç bir inşaat işçisiydim. Bir kış günü, rüzgâr insanın yüzünü jilet gibi keser, eldivenin altındaki parmakları hissizleştirirken buz tutmuş bir kirişin kaymasıyla göz açıp kapayıncaya kadar birkaç kat aşağıya, şantiyenin acımasız zeminine çakıldım. Omurgamda kırıklar, bedenimde tamiri zor hasarlar kaldı; geçirdiğim ağır ameliyatlarda sırtıma platinler çakıldı. Doktorlar bir daha ayağa kalkmamı mucize sayıyordu. Yürüdüm yürümesine, ne var ki o kazadan geriye dinmek bilmeyen kronik ağrılar ve yüksekten düşmenin zihnimde bıraktığı derin bir yıkıntı kaldı.

Hastaneden taburcu olurken kemiklerimdeki sızıyı bastırsın diye verilen o yeşil reçeteli haplar, ilk zamanlar yalnızca bedenimdeki acıyı dindiriyordu. Gel zaman git zaman, zihnimdeki o bitmek bilmeyen gri gürültüyü, yüksekten düşme korkusunu uyuşturmanın tek yolu hâline geldi. Bedenimdeki ameliyat yarası kapandı kapanmasına; oysa reçeteli haplar, ruhumda hiç kapanmayacak başka bir yara açtı.

Şehirden, o devasa binaların gürültüsünden kaçıp bu sahil kasabasına sığındım. Ara sokaktaki küçük marangoz dükkânında kırık dökük eşyaları tamir eder, ahşabın o sakinleştirici dokusuna sığınırdım. Dışarıdan bakıldığında kendi hâlinde, az konuşan, sessiz bir adamdım. Ne var ki dükkânın kepengini kapatıp yalnız kaldığım an, cebimdeki o küçük plastik kutunun esiri oluyordum. İlacı almadığım saatlerde sırtımdaki platinlerin etrafı cayır cayır yanıyor, ellerim titriyor, vücudumu soğuk bir ter kaplıyordu. O kimyasal parçası benim tek sığınağım, aynı zamanda en amansız hapishanemdi.

Bizim dükkân, kasabanın eski taş caddesinden limana inen dar sokaktaydı. Sağımızda Fırıncı Ali Efendi’nin sabahın dördünde yakılan, çam odunu kokulu fırını; solumuzda da Şerif Ağa’nın paslı kilitler ve eski gaz lambaları sattığı o alacakaranlık dükkânı vardı. Sabahları kepengi kaldırırken Ali Efendi’nin fırınından çıkan sıcak ekmek buğusu sokak boyunca uzanır, limandaki martıların çığlığına karışırdı.

Ben kepengi yarım çekmiş, sobaya çıra atarken Ali Efendi fırının önünden seslendi:

– Ayaz Evlat! Hayrola, çarpıldın mı sabah sabah, ne bu hâlin? Sobayı tutuşturamadıysan vereyim şuradan iki kürek kor, tüttürme dükkânı!

– Sağ ol Ali Efendi, dedim başımı kaldırıp. Tutuştu tutuşacak; odun biraz nem kapmış ya, ondandır nazlanması.

O sırada elinde bastonuyla sokaktan geçen Şerif Ağa durakladı, gür bıyıklarının altından güldü:

– Bırak lafı da bir sıcak çay söyle kahveden Ayaz! Dizin sızlar, sırtın sızlar, bilirim; bu yağmur adamın kemiğine işler vallahi…

Gülümseyip geçtim. İnsanın yaşama hevesi bazen bir ekmek kokusunda, bazen de komşunun bu içten kelamında saklıydı. Ne var ki ben o hevese çoktan teğet geçmiş, sırtımdaki ameliyat izleriyle kendi kabuğuma çekilmiştim.

Güz yağmurlarının kasabayı tecrit ettiği, sokakların tenhalaştığı sessiz bir kasım sabahıydı. Limandaki balıkçı tekneleri hırçın dalgaların arasında gıcırdıyor, tayfalara ait derme çatma çay ocağından dışarıya kömür dumanı yayılıyordu. Dükkânın ahşap kapısının üzerindeki döküm demir çıngırak tok bir sesle çaldı. İçeriye yağmurun serinliği, ıslak toprak ve Ali Efendi’nin fırınından gelen taze un kokusu doldu.

İçeri giren Açelya’ydı; kasaba okuluna yeni atanan el sanatları öğretmeni… Birkaç gündür kasabalıların dilindeydi. Yalnızlığıyla ve durgunluğuyla elâlemin dikkatini çekmişti. Sokaktan geçerken kimseye yük olmadan, sessizce yürüyen o hâliyle eskilerin “kendi hâlinde” dediği insanlardandı. Kucağında; sarkacı kararmış, ahşap kasasının kenarları yıpranmış ve yayı kırıldığı için zembereği durmuş emektar bir duvar saati taşıyordu. Açelya da beton şehirlerin gölgesinde büyümüştü belki; gözlerinde binaların gölgeleyemediği, toprağın ve yaşama sevincinin en duru ışığı saklıydı. Yine de o ışığın gerisinde, tıpkı benimki gibi şehirden kaçmış bir insanın derunî yorgunluğu seziliyordu.

Kucağındaki ağır saati tezgâhın üzerine yavaşça bıraktı. Yağmurluğundan süzülen su damlaları ahşabın üzerine düşerken ıslak saçlarını geriye itti, gözlerimin içine baktı.

– Bunu yeniden çalıştırabilir miyiz Usta? dedi.

Sesi, dışarıdaki ıslak sokakların kasvetini ve dükkânın rutubetli havasını bir anda dağıtan sıcacık bir tınıyla doldu içeriye.

– Dedemden kaldı, dedi derin bir iç çekerek. Yıllardır bir köşede duruyordu. Zamanı yeniden tıkırdatabilir misin?

Tezgâha yaklaştım; nasır tutmuş parmaklarımı saatin paslı sarkacında ve oymalı ahşap kasasında gezdirdim. İçindeki çarklar takılmış, zembereği sıkışıp kalmıştı. Ahşabın pürüzlerini hissederken gözlerim bir an için Açelya’nın gözlerine kaydı. İçimde bir yerlerin ince bir sızıyla titrediğini fark ettim; yıllardır ilaçlarla uyuşturduğum ruhum, ilk kez bir insanın varlığıyla kıpırdandı.

– Zaman durmaz, dedim. Sesim hem ameliyatın hem de yıllardır kimseyle iki çift kelam etmemenin getirdiği bir pürüzle çıkmıştı. Sadece çarklar pas tutar, zembereğin gücü tükenir; doğru sabrı, doğru emeği verirseniz çarklar yeniden dönmeye başlar.

Açelya gülümsedi. O gülümseme, tozlu atölyenin karanlık köşelerine ve döküm sobanın arkasındaki gölgelere taze bir ışık gibi yayıldı.

– O zaman bunu size emanet ediyorum, dedi gözlerinin içi parlayarak. Kasabada yeniyim, henüz pek kimseyi tanımıyorum. Arada bir yanınıza gelsem, şurada bir sandalye çekip otursam bir sakıncası olur mu?

– Olur mu hiç, dedim başımı hafifçe eğerek. Kapım her zaman açık, buyurun gelin.

Açelya kapıyı açıp yağmurun içine doğru adımlarken demir çıngırak bir kez daha tok ve derinden bir ses çıkarıp sallandı. Dükkân yeniden kendi sessizliğine gömüldü. Ne var ki zihnimi ilk kez ilacın uyuşturucu etkisi değil, Açelya’nın gözlerinde bıraktığı o sıcak ışık ve tezgâhın üzerinde duran saatin sessiz varlığı kaplamıştı.

Açelya gittikten sonra tezgâha geçip saatin arkasındaki yıpranmış ahşap kapağı ince bir bıçakla araladım. İçinden dökülen tozların arasında, kapağın iç yüzüne kurşun kalemle eğri büğrü kazınmış bir yazı çarptı gözüme:

“Saatin zembereği bir defa kırılır oğul, insanınki ise her gün…”

Yazının hemen altında, otuz yıl öncesine ait bir kasaba mührü ve hiç beklemediğim bir isim duruyordu: Şehirden kaçıp buraya sığındığımda bana el uzatan, ahşabın dilini öğretip fani dünyadan göçerken bu dükkânı bana bırakan merhum İbrahim Usta’nın adı…

Elim ahşabın üzerinde öylece kalakaldı. İbrahim Usta’yı düşündüm; dükkânın bir köşesinde oturup gaz lambasının altında ahşap yontarken bana söylerdi hep:

“Eşyanın kırığına usta çare bulur da oğul, insanın içi kırıldı mı onu ancak zaman tamir eder. Zamanı da öyle çarkla, zemberekle zapt edemezsin.”

O zamanlar ne demek istediğini pek anlayamazdım. Oysa ustam, yıllar önce bu saatin ahşabına kendi derdini kazımış, sonra da bu dükkânı bana emanet edip gitmişti. Şimdi o kelam, dükkânın tozlu tavanında yankılanır gibiydi.

Tam o an, kasabanın camisinden akşam ezanı okunmaya başladı. Yan sokaktaki fırının ışıkları tek tek söndü, sokaklar iyice ıssızlaştı. Yağmur camları daha bir hırsla dövmeye, rüzgâr kepenkleri gıcırdatmaya koyuldu.

Sırtımdaki platinlerin etrafı amansız bir kramp ile çekilmeye, ellerim tezgâhın üzerinde kontrolsüzce titremeye başladı. İlacın nöbeti gelmişti işte. Vücudum soğuk soğuk terliyor, omurgamdan beynime doğru iğne gibi saplanan acı gözlerimi karartıyordu. Elimi gayriihtiyari cebimdeki plastik kutuya attım, kapağını açtım. İki tane yeşil reçeteli hapı avucuma döktüm. Onları yutarsam beş dakika içinde o sızı dinecek, zihnim yine uyuşup o gri gürültünün içine gömülecekti.

Ağzıma götürecekken gözüm tezgâhtaki ahşap kapağa kazınmış o cümleye takıldı:

“Saatin zembereği bir defa kırılır oğul, insanınki ise her gün…”

Avucumdaki haplarla tezgâhta kapağı açık duran o sessiz saat arasında kaldım. İyice çöken karanlığın ortasında, sobanın duvara vuran kızıl gölgesi titriyordu. Ellerimi dizlerime vurdum, nefesim tıkandı. O an anladım ki meğer ben her akşam bu hapları yuttukça ustamın bahsettiği o kırılmayı baştan yaşıyormuşum.

Titreyen avucumu yavaşça kapattım. Parfüm kokularının, şehir gürültülerinin, acıların ve yalnızlıkların ötesinde bir şey duruyordu önümde. Hapları tezgâhın kenarına bıraktım. İlk defa, o zehri yutmamak için kendimle baş başa kalmış; yağmurlu bir kasaba akşamında, kendi içimdeki o derin kıyametin eşiğine oturmuştum. Dışarıda deniz hırçınlaşıyor, rüzgâr dükkânın ahşap kapısını zorluyordu; ben ise o karanlıkta, geçmeyen bir sızının ortasında sabahı beklemeye hazırlanıyordum.

 

O gece sabahın ne getireceğini bilmiyordum; bildiğim tek şey, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıydı.

“İlim ilim bilmektir,   İlim kendin bilmektir.   Sen kendini bilmezsin,   Ya nice okumaktır?”   — Yunus Emre   Kendini bilen, Rabbini aramaya başlar. Her bilgi bir kapı, her kapı insanın kendine doğru attığı bir adımdır. Çünkü yol, dışarıda değil; insanın kendi içinde başlar. Gönül ise hakikatin sessizce tecelli ettiği yerdir. Gönlünün kuytularında biriktirdiklerini kelimelerin ışığına çıkaran bir yazar ve şairdir. İnsan, hayat ve toplumun görünmeyen yüzünü sorgularken; hakikatin, adaletin ve vicdanın izini sürer. Çiçeklerle hayat bulan bir kadın olarak kelimelerle kök salar, eserleriyle filizlenir. Onun için yazmak; hissetmenin, sorgulamanın ve kendinden bir iz bırakmanın biçimidir.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.