FAZLA SEVGİNİN GÖLGESİ
Kasabanın en eski mahallelerinden birinde, taş duvarlarla çevrili, geniş avlulu bir ev vardı. Bahar geldiğinde avlunun köşesindeki yaseminler etrafa mis gibi koku yayar, yaz akşamlarından dut ağacının serin gölgesi taş zeminin üzerine düşerdi. Bu ev, dışarıdan bakan herkes için huzurun ve sıcaklığın yuvasıydı. Çünkü o evde Rıza ile Songül üç çocuklarıyla birlikte yaşardı.
Rıza ile Songül, çocuklarını dünyadaki her şeyden çok seven, fedakar bir anne babaydı. Büyük oğulları Yaman ortanca kızları Melike ve en küçükleri Yağız, onların göz bebeğiydi. Çocuklarının ayağına taş değmesini istemez, en küçük sıkıntılarında bile hemen önlerine geçerlerdi. Onlara göre sevgi, korumaktı. Çocuklarına her zorluktan uzak tutmak, iyi anne baba olmanın göstergesiydi.
Yaman küçük yaşlardan itibaren sessiz ve içine kapanık bir çocuktu. Okulda öğretmeni soru sorduğunda cevabı bilse bile parmak kaldırmaya çekinirdi. Yanlış yapmaktan korkardı. Çünkü ne zaman bir işe kalkışsa annesi hemen elinden tutar, “ Ben yaparım oğlum” derdi. Yaman bakkala tek başına gitmek ister para hesap etmeyi severdi. Babası her defasında bakkala kendisi gider, yanına Yaman’ı alsa bile para işlerine karıştırmaz hep kendi hallederdi. Yaman zamanla kendine güvenmemeyi öğrendi.
Melike, narin ruhlu, duygusal ve hayal kurmayı seven bir kızdı. Defterlerinin kenarına çiçekler çizer, dikiş dikmeyi sever, renkli kumaşlardan küçük hayaller kurardı. Fakat hangi elbiseyi giyeceğine, hangi işe yönelmesine hangi arkadaşlarıyla görüşeceğine hep ailesi karar verirdi.
Zamanla Melike, kendi isteklerini duyamaz hâle geldi. İçinde hep aynı soru yankılanıyordu:
“Ben gerçekten ne istiyorum?”
Yağız ise hareketli, meraklı ve enerjik bir çocuktu. Ağaçlara tırmanmak, bisiklet sürmek, bir şeyleri tamir etmeye çalışmak en büyük merakıydı. Ancak ne zaman bir işe heveslense ailesi onu durdururdu.
“Düşersin.”
“Yapamazsın.”
“Bozarsın, bırak.”
Yağız, zamanla denemekten korkan bir çocuğa dönüştü. Çünkü başarısızlıkla yüzleşmeden önce, korkuyla büyütülmüştü.
Yıllar sessizce akıp geçti. Bahçedeki dut ağacı büyüdü, avludaki taşlar eskidi, duvarların rengi soldu. Çocuklar büyüyüp genç yetişkinlere dönüştü; fakat bedenleri büyüse de içlerinde özgüven hep aynı yerde kaldı.
Yaman iş görüşmelerine gittiğinde sesi titriyor, kendini ifade etmekte zorlanıyordu. Bildiğin şeyleri anlatırken bile korkuyor, yanlış cümle kurmaktan çekiniyordu. Her başarısız görüşme, onun içine biraz daha sessizlik bırakıyordu. Melike, üniversiteyi bitirdiğinde hangi yolu seçeceğini bilemedi. İnsanlar hedeflerinden, tutkularından ve hayallerinden bahsederken o susuyordu. Çünkü hayatı boyunca kendi yerine karar verilmişti. Şimdi ise kendi yolunu çizmek, sonsuz bir denizde pusulasız kalmak gibiydi.
Yağız birkaç kez işe başladı, fakat en küçük zorlukta geri çekildi. Patronunun bir uyarısı, bir hatası ya da sert bir söz bile onda büyük bir korkuya dönüşüyordu.
İçinde hep aynı cümle yankılanıyordu: “ben yapamam.”
Zaman ilerledikçe Rıza ile Songül yaşlanıyordu. Rıza’nın güçlü omuzları çökmeye, saçları beyazlamaya başladı. Songül’ün elleri titriyor, yüzündeki çizgiler yılların yorgunluğunu taşıyordu. Ama çocuklarına olan sevgileri hiç azalmadı. Bir kış sabahı Rıza ağır bir hastalığa yakalandı. Günlerce yatağında kaldı. O güçlü, her şeyi çözen adam artık sessiz ve yorgundu. Çocukları başucunda beklerken gözlerini onlara çevirdi ve kısık bir sesle şöyle dedi: “sizi çok sevdim… Ama belki de sizi hayata karşı çok fazla korudum. Keşke kendi yolunuzu bulmanız için biraz daha cesaret verebilseydim.”
O cümle, evin duvarlarında yankılanan ağır bir pişmanlık gibiydi.
Kısa bir süre sonra Rıza vefat etti.
Ev, ilk kez eksilmişti. Kapının önünde olan ağır adımları duyulmuyordu, akşam sofralarında tok sesi yankılanmıyordu. Songül, eşinin gidişinden sonra sessizleşti. Evin içindeki neşesi sönmüş, gözlerindeki ışık azalmıştı. Bir süre sonra Songül de bu acıya yenik düştü ve vefat etti.
Bir zamanlar sıcak kahkahalarla dolu olan o büyük ev, derin bir sessizliğe gömüldü. Yaseminler yine açıyor, dut ağacı yine gölge veriyordu; ama artık mutfaktan annelerinin sesi gelmiyor, kapı önünde babalarının gölgesi görünmüyordu. Üç kardeş gerçekten hayatın ortasında yalnız kaldı. Borçlar, geçim derdi, kararlar, sorumluluklar… Hepsi bir anda onların omuzlarına yüklendi. Fakat hayat, onlara çocuklukta öğretilmeyen dersleri şimdi sertçe öğretiyordu. Yaman, korkusuna rağmen yeniden iş aramaya başladı. Defalarca reddedildi; ama bu kez vazgeçmedi. Her görüşmede sesi biraz daha güçlendi. Günün birinde küçük bir muhasebe ofisinde işe kabul edildi. İlk maaşını eline aldığında sadece para kazanmamış, kendine güvenmeyi de öğrenmişti. Melike, annesinden öğrendiği dikişi hatırladı.Evin küçük bir odasını atölyeye çevirdi. İlk müşteriler geldiğinde elleri titredi; yine de diktiği her elbiseyle içindeki korku biraz daha azaldı. Kumaşları işlediği emek, aslında kendi hayatına attığı sağlam dikişlerdi. Yağız ise bir tamirhanede çırak olarak işe başladı. İlk gün hata yaptı, azar işitti, yoruldu. Eskiden olsa kaçardı. Ama bu kez kaldı. Ellerine yağ, tırnaklarına pas, avuçlarına nasır doldukça içindeki korkular yavaş yavaş küçüldü.
Yıllar geçti.
Bir gün üç kardeş, anne babalarının mezarı başında sessizce durdu. Gökyüzü griydi, rüzgar hafif hafif esiyordu.
Yaman başını eğerek fısıldadı: “Bizi çok sevdiler… Ama hayatı biraz geç öğrendik.” Melike gözlerinden süzülen yaşları sildi. Yağız gökyüzüne uzun uzun baktı.
O gün üçü de şunu anladı: Anne babaları onları sevgisiz büyütmemişti. Tam tersine, fazla sevmiş; fakat korurken fark etmeden cesaretlerini eksiltmişti. Hayat onlara en büyük dersi vermişti.
Bazı çocuklar gölgede büyür.Ama bir gün o gölge çekildiğinde, yürümeyi öğrenmek zorunda kalırlar. Düşe kalka, korka korka… Ama sonunda kendi ışıklarını bulurlar.
Sevgi, sadece korumak değildir. Bazen en büyük sevgi, çocuğa güvenmek, hata yapmasına izin vermek ve kendi ayakları üzerinde durmasını öğretmektir. Çünkü anne baba bir gün gider; geride insanın kendi gücüyle ayakta kalması kalır.