BİR ZEYTİN MESELESİ
Bunca yaşanmış yılları bir bavul eşyanın arasına sıkıştırıp gelmesinin üstünden bir sene geçmişti. Yağmur sonrası toprağın kokusu, ıhlamur kokusu ve ona eşlik eden köpüklü kahvesinin kokusunun karıştığı bahçesinde, sırtını rüzgâra teslim etmenin keyfine bakarken yüzünde bir tebessüm beliriverdi.
— Eee, siz de kendi yarışınız içindesiniz. Kimin kokusu daha güzel? Kiminki daha dominant? Kimin kokusu diğerine galip?
— Bence ıhlamur. Siz söyleyin, hanginizin rayihası daha baskın?
“Tabii ki ben,” dedi ıhlamur. “Heybetim büyük, kokum da daha keskin. Taa uzaklara kadar çiçeklerimin kokusu yayılır.”
— Sen söyle bakalım, bir fincan Türk kahvesi, dedi Pervin Hanım.
“Tabii ki ben,” dedi. Küçük cüssesine bakmadan, büyük özgüveniyle: “Cüssem küçük, kibar; lakin kokum cüssemden büyüktür. Beni öğütürlerken her zerremin kokusu sokağın bir başından diğer başına yayılır. İnsanlar koklaya koklaya beni bulabilirler. Bununla da bitmez; bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var dedikleri de benim, ben! Demem o ki, saymakla bitiremezsiniz. Fiskos köşelerindeki duyduklarıma hiç değinmiyor, yemeklerden sonraki faydalarımı bile saymıyorum,” deyiverdi.
Ihlamurdan karşı atak geldi. Savunma sırası ona gelmişti. Pervin Hanım moderatörlüğünde Ihlamur söze devam etti:
“Ben de hasta olanlara şifa vesilesi olurum. Rahatlatır, dinlendiririm. Kokum, bir fincan kaynar suyun içinden etrafa yayılır. Kendini çok da abartma, kahve,” diye seslendi.
Moderatör Pervin Hanım kahvesinden bir yudum aldı. “Kokun da tadın da yerinde,” dedi. Bunu duyan ıhlamur: “Ben büyüğüm, o küçük; benim rayiham da heybetim de kahveden büyük,” diyerek böbürlenmesiyle son noktayı koyuverdi.
“Aaa yeter! Bir de bu koku savaşları başladı. Petrol savaşları, karı koca savaşları, gelin kaynana savaşları, siber savaşlar, büyük küçük savaşları, ‘yol benim’, ‘üstünlük benim’… Beyaz yakalılar, mavi yakalılar… Liste uzadıkça uzuyor. Sahi çocuklar, savaş ne? Neden savaşılır?”
“Öğretmen Hanım! Öğretmen Hanım!” Ege şivesiyle seslenen Sıtkı Bey’in sesiyle irkildi. Gözlerini hızlıca masasındaki bir fincan Türk kahvesine ve heybetiyle bahçesinin sol köşesinde dikili olan ıhlamur ağacına çevirip, “Tövbe, tövbe! Tövbe, tövbe! Ha, unutmadan ekleyeyim çocuklar, bir de düşünce savaşları var. Bunu da teneffüsten sonra anlatacağım,” dedi.
Adımları, bahçe kapısında bekleyen Sıtkı Bey’e yönelirken “Buyur, buyur; beklettim, dersteydim,” diyesi geldi. Yutkundu.
“Öğretmen Hanım, köy yumurtaların, üç kilo da sütün. Bu da zeytin fidanın, alıver gari.”
“Tam zamanında getirdin, Sıtkı.”
“Niye ki, Hoca Hanım? Zeytin mi çekiverdi canın?” soğuk esprisini patlattı.
“Yok, yok. Bahçede çıkan savaşlar için lazım bu fidan.”
“Hayırdır hoca, senin bahçeye de mi geldi savaş? Deme öyle gari. Allah korusun, Allah korusun. Haydi, selametle kalıver, Hoca Hanım.”
Sesine traktörün motor sesi karışıverdi. Acelesi vardı Sıtkı’nın. Ne de olsa bahçede bilmediği bir savaşın ortasında kalabilme ihtimali vardı.
Bahçesinin kapısını kapattı. Sırtını kendi elleriyle yaptığı bahçe kapısına yasladı. “Buradaki savaşı benden gari bilen olmaz. Zeytin fidesi, sen benim düşüncelerimin savaşını da bitireceksin. Kafamın içindeki susmayan sesleri, otomatik düşüncelerimi, gönlümün affedemediği ihaneti, emeklilik bunalımlarımı, öfkemin altına sakladığım dost sandıklarımın kırgınlıklarını, evlat hasretimi…”
“Bakma bana öyle, biraz fazlaca ödevin var biliyorum. Senin gücünün, takatinin de buna yeteceğini ben biliyorum. Hıı, nasıl, der gibi bakıyorsun? Nasıl mı? Sen mitolojilere konu olmuş, Allah’ın insanlara sunduğu nimetler, rızıklar ve bereket simgesi olan, Kur’an’da hakkında ayet ve sure bulunan mübarek ağaçsın.”
Esen hafif rüzgârla sallanan yaprakları, Pervin Öğretmen’in dediklerini tasdikler gibiydi. “Sen gelmeden çıkan savaş da yerin belli oldu. Şu köşe var ya, bahçemin sağ köşesi; heybetli ıhlamur ağacımın tam karşısına dikeceğim seni. Sağımda sen, solumda ıhlamur ağacım, kapımın önünde toprağım, bahçem, çiçeklerim, fidelerim; karşımda farklı renklere bürünen suyum, denizim… Hayalini kurduğumuz ama bir eksikle gerçekleşebilenim… Nasip…”
“Haydin gari, sınıfa; barışı konuşmaya.”
Harika bir hikayenin içinde buluverdim kendimi. O bahçede Öğretmen Hanım’la birlikteymişim gibi hissettim. Savaşlar ve hayat üzerine yapılan yorumlar hem metefor kullanılarak ince bir şekilde, hem de ders verir nitelikte anlatılmış. Kaleminiz daim olsun