İNSAN OLMA YOLUNDA
İnsan olmak, dünyaya gözlerini açmakla tamamlanan bir şey değildir. İnsan olarak doğarız fakat insan kalmayı hayat boyunca yeniden öğreniriz. Çünkü insanın asıl sınavı, ne kadar bildiğiyle değil bildiklerinin, sahip olduklarının ve gücünün karşısında nasıl biri olarak kaldığıyla başlar. Bir insanı insan yapan şey, yüzündeki ifade, dilindeki söz, cebindeki imkân ya da dünyaya bıraktığı iz değildir. Bazen hiçbir şey söylemeden bir başkasının sessizliğini anlayabilmesidir. Bazen herkesin kolayca geçtiği bir yerde durup düşünmesidir. Bazen kendisine hiçbir kazanç sağlamayacak bir iyiliği yine de yapmasıdır. Ve belki en önemlisi, kimsenin görmediği yerde de vicdanının karşısında aynı kişi kalabilmesidir. Çünkü insanın gerçek yüzünü kalabalıklar değil, yalnız kaldığı anlar gösterir. Herkesin bizi gördüğü yerde iyi görünmek kolaydır. Bir davranışın karşılığında teşekkür beklemek, iyiliğimizi anlatmak, doğru olduğumuzu kanıtlamak kolaydır. Zor olan, kimsenin bilmeyeceği bir iyiliği sessizce yapmak; haklıyken kırmamayı seçmek; gücümüz yettiği hâlde bir başkasını küçültmemektir. İnsan olmanın gösterişli tarafı yoktur çoğu zaman. O, alkışın ulaşmadığı yerde yaşar.
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri, insanın değerini görünür olmakla ölçmesidir. Ne kadar tanındığımız,ne kadar konuşulduğumuz, ne kadar beğenildiğimiz önem kazanırken kim olduğumuz sessizce geriye çekilir. İnsan, kendisini göstermek için uğraşırken kendisini tanımayı unutabilir. Bir süre sonra başkalarının gözündeki hâlimizle kendi içimizdeki hâlimiz arasındaki mesafe büyür. İşte insan olmak, tam o mesafede başlar.
Kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Kimse bizi tanımasaydı yine aynı insan olur muyduk? Kimse yaptıklarımızı bilmeseydi yine doğru olanı yapar mıydık? Bize hiçbir karşılık verilmeyeceğini bilseydik yine bir başkasının yükünü hafifletir miydik?
Bu soruların cevabı, insanın kendisine tuttuğu en dürüst aynadır. Çünkü insan olmak kusursuz olmak değildir. Hata yapmamak hiç değildir. İnsan, yanılabilen; öfkelenebilen;bazen bencilliğine yenik düşebilen; kimi zaman kendi doğrularının içine sıkışabilen bir varlıktır. Fakat insanı büyüten, yanılmadığını düşünmek değil, yanıldığını fark edebilmektir. “Ben de yanlış yapabilirim.” diyebilmek, insanın kendisine açtığı en büyük kapılardan biridir. Belki de olgunluk, kendimizi haklı çıkarmaktan vazgeçtiğimiz yerde başlar. Çünkü bazen bir tartışmayı kazanırken bir insanı kaybederiz. Bazen haklı olduğumuzu anlatırken karşımızdakinin kalbinde açtığımız yarayı görmeyiz. Bazen bir başkasının kusurunu büyütürken kendi kusurlarımızı küçültürüz. Oysa insan olmak, yalnızca kendi penceremizden dünyaya bakmak değildir. Bir an için başka birinin penceresine yaklaşabilmektir. Orada dünyanın neden farklı göründüğünü anlamaya çalışmaktır.
Anlamak, her şeyi onaylamak değildir. Affetmek, yapılanı doğru bulmak değildir. Merhamet de zayıflık değildir. Bunların hepsi, insanın kendi sınırlarını aşarak başka bir insanın varlığını hesaba katabilmesidir. Belki insanlığımızın en sessiz ölçüsü budur: Karşımızdakini, kendimizden farklı olduğu hâlde insan olarak görebilmek.
Hayat boyunca pek çok şey değişir. Düşüncelerimiz değişir, çevremiz değişir, hedeflerimiz değişir. Dün doğru bildiğimiz bir şeyin bugün eksik olduğunu fark edebiliriz. Fakat bütün bu değişimin içinde kaybetmememiz gereken bir şey vardır: Başkasının varlığını kendi varlığımız kadar gerçek kabul etmek.
Çünkü dünya yalnızca bizim etrafımızda dönmüyor.
Bir kaldırımda yanımızdan geçen insanın da bizim kadar görünmeyen bir mücadelesi olabilir. Yanımızda oturanın kimseye anlatmadığı bir derdi, karşılaştığımız kişinin taşıdığı bir korku, hepimizin kendince bir hikâyesi vardır. İnsanları yalnızca bize dokundukları yerden değerlendirdiğimizde onların bütününü göremeyiz. Bir insanı anlamak, onun bütün hikâyesini bilmek değildir. Bilmediğimiz bir hikâyesi olabileceğini kabul etmektir. Belki bu yüzden insan olmak, her gün biraz daha az hüküm vermek, biraz daha çok anlamaya çalışmaktır. Ve sonunda insan, kendisine şu soruyu sormalıdır: Bu dünyadan geçerken yalnızca kendime mi yer açtım, yoksa benden sonra gelecek bir başkasının da nefes alabileceği kadar geniş bir dünya bırakabildim mi?
Çünkü insanın dünyadaki büyüklüğü, ne kadar yer kapladığıyla değil, başkalarına ne kadar yer açabildiğiyle ölçülür.
İnsan olmak, her şeyi bilmek değildir. Her şeyi çözmek değildir. Hep güçlü olmak, hiç düşmemek, hiç yanılmamak da değildir. İnsan olmak düştüğünde kalkmayı, yanıldığında kabul etmeyi, incittiğinde fark etmeyi, gücü eline geçtiğinde ölçüyü kaybetmemeyi ve bütün bunların sonunda kendine bakıp hâlâ insan kalabilmiş olmayı istemektir. Belki insanı diğer bütün tanımlardan ayıran da budur. Biz insan olarak doğarız. Ama insan kalmak, bize bırakılmış bir seçimdir.
Ve belki bir ömür boyunca verdiğimiz en önemli sınav, tam da budur: Dünya bizi değiştirmeye çalışırken, içimizdeki insanı ne kadar koruyabildiğimiz.