BİR KADININ RUHUNU HANGİ FERMUAR KAPATIR?
Sizce bir kadının ruh hâli, taşıdığı çantanın şeklinden anlaşılır mı?
Bu soru basit değildir. Biraz cesaret ister; biraz da yasaklı bir bölgeye dokunur. Kadının iç dünyası sorulduğu anda, sanki herkesin avucuna görünmez bir anahtar bırakılır. Oysa bazı kapılar vardır: Ne zorlanarak açılır ne de dışarıdan bir müdahaleye izin verir. Sadece içeriden çevrilen bir kilidi vardır. Yine de insan bakmadan edemez. Merak, en sessiz ihlaldir.
Çanta dediğimiz aksesuar yalnızca eşya taşımaz. Günün ağırlığını, geçmişin acısını, geleceğin belirsizliğini de taşır. Kadınlar çantalarını seçerken farkında olmadan ruh hâllerini de asarlar omuzlarına.
Çanta omuza atıldığı anda, kadının o günkü hâli sessizce ifşa olur.
Mesela kocaman çantalar…
İçinde hayat vardır; kelimenin tam anlamıyla. Yedek hayatlar bile. Bir başkasının ağrısını dindirmek için taşınan ağrı kesici, “Belki lazım olur” diye saklanan bir toka, artık kimsenin hatırlamadığı ama atmaya elinin gitmediği yamalı bir not.
Bu çantayı taşıyan kadın güçlü sanılır. Oysa güç dediğimiz şey çoğu zaman bir seçim değil, bir zorunluluktur.
Büyük çantalar, “Her şeye yetmeliyim” diyen kadınların sessiz ama sert “Yoruldum” çığlıklarıdır. Omuzları düşüktür bu kadınların; yükleri görünmezdir ama ağırlığı inkâr edilemez.
Bir de minik çantalar vardır. Hafif, zarif, neredeyse yok sayılacak çantalar…
“Ne taşıyor olabilir ki?” dedirtenlerden.
Oysa en büyük vazgeçiş, en küçük alana sığar. Bu çantaları taşıyan kadınlar, hayatlarındaki fazlalıklardan kurtulmuş kadınlardır. Sadece eşyaları değil; insanları, cümleleri, beklentileri, duyguları da geride bırakmışlardır. Azla yaşamayı öğrenmişlerdir.
Minik çantalar bir aksesuar değildir; bir karardır. “Bu kadarım ve bununla yaşamayı öğrendim” diyebilme cesaretidir.
Omuzlardan kayıp duran sırt çantaları da vardır.
Onlar biraz yolda kalmıştır; ama bu bir kayboluş değil, bilinçli bir gecikmedir. Bir yere ait olmaktan çok bir ihtimale doğru yürüyenlerin çantasıdır sırt çantaları.
İçlerinde yarım bırakılmış kitaplar, sararmış fotoğraflar, adını koyamadıkları ama vazgeçemedikleri şeyler taşınır. Sırt çantası, dünyada misafir olduğumuzu fısıldar. Bu çantayı taşıyan kadınlar çok düşünür, az konuşur; içlerinde durmadan yürüyen bir yol vardır.
Bir de çantasını kolunun altına sıkıştırıp sımsıkı tutan kadınlar vardır. Güvenini kimsenin avucuna bırakmayanlardır onlar. Hayat, aralarına görünmez ama sarsılmaz bir sınır çizmiştir.
Çantaları eşya değil, bir savunma aracıdır. Yaklaşmak mesafe, dokunmak cesaret ister. Bazı kadınlar önce incinmemeyi öğrenir, sonra sevilmeye izin verir.
Ve evet; çantasız kadınlar da vardır. Ceplerine sığdırdıkları bir anahtar, avuçlarında titreyen bir telefonla yürürler hayata. En ağır şeyleri içlerinde taşımayı öğrenmişlerdir: Anıları, kırgınlıkları, yarım kalmışlıkları…
Dışarıdan bakan onları eksik sanır. Oysa onlar fazlalıklarından arınmış kadınlardır. İnsan, tam anlamıyla tamamlandığında bazen hiçbir şey taşımadan yürür.
Ama asıl mesele çantanın şekli değil, nasıl taşındığıdır.
Omuzdan kayıp düşüyor ama kadın düzeltmiyorsa, o kadın yorgundur—fiziksel değil; kalben, zihnen yorgun.
Çantasını başucuna bırakıyorsa, tetikte bekleyen bir kalbi vardır.
Çantasını sık sık kontrol ediyorsa, bir kez daha kaybetmeye tahammülü yoktur.
Bir kadının ruhu çantaya sığmaz elbette. Ama bir fermuar aralığından taşabilir.
Sarkan bir anahtarlık bazen her şeyi anlatır. Aşınmış bir sap, hayata ne kadar tutunduğunu fısıldar.
Bu yüzden bir kadına bakmak istiyorsanız yüzüne değil; çantasını taşıma biçimine bakın. Hayat bazen bir çantanın içine saklanır.
Belki de hakikat şudur: Bir kadını çantasından tanıyamazsın. Ama çantasını neden öyle taşıdığını sezdiğin an, artık ona bakmıyorsundur—onunla yüzleşiyorsundur.
Sessiz, derin ve yalnızca dikkatli bakanlara açılan bir hayatla.