YOL
Çocukluğumda yaptığım resimlere ucu bucağı görünmeyen, kıvrıla kıvrıla uzayan yollar çizerdim. Sonra onları çeşitli renklere boyardım. Bu yolların nereye vardığını bilmezdim. Üzerlerinde yürüyen insanlar da olmazdı; çizemezdim. Yollar kâğıt üzerinde, öylece ıssız dururdu.
Bazen yolun kenarlarına birbirine benzemeyen çiçekler çizerdim, bazense üstüne “M” harfine benzer martılar kondururdum. Ama hiçbir zaman üzerinde bir insan yürütemezdim.
Şimdi büyüdüm, koca paleti elinde bir ressam oldum. Tabloları pahalıya alıcı bulan bir ressam. Ancak fırçam, hâlâ yolların üstüne bir insan yerleştiremez. Ve ne tuhaf, çizdiğim yolların nereye çıktığını da hâlâ bilmem. Oysa fırça benim elimde, o yolu var eden de benim. İstesem o yolu hiç kâğıdın üzerine bırakıvermem. Ama o, inatla her resmimde kendini var eder.
Sergilerimin birinde bunu fark eden bir kadınla karşılaştım. Tablolarımın önünde uzun uzun durdu. Yollarımın bu ıssızlığının kendisini korkuttuğunu, neden yolun üstüne veya çevresine insanlar çizmediğimi sordu. Hazırcevap bir ressam olabilseydim gülümseyip kadını geçiştirebilirdim. Oysa o soruyu duyduğum an, içim ürperdi. Aklıma çocukluğumun resimleri üşüştü: boş, ıssız ve nereye vardığı bilinmeyen, o kıvrıla kıvrıla uzayan yollar…
Ertesi gün tuvalin başına geçtim. İlk önce elim kırk yıllık fırçamı kavrayamadı terden. Sonra tuvale ince uzun bir yolu kendiliğinden konduruverdi. Elimde fırça, bir insan gölgesi düşürdüm tabloya. Gölge, uzadıkça koyulaştı. Ben rengini açmak için boyalarla uğraşırken suretten yoksun gölgem, birkaç adım ileriye kaymış gibi geldi. Başımın döndüğünü hissederek tabloyu yarına erteledim.
Sabah uyandığımda gölgenin ayak izlerini tablonun her yanına bulaşmış buldum. Oysa gölge ortalarda yoktu. Çizdiğim yol ile beraber kaybolmuştu. Yoldan geriye ince bir çizgi, gölgedense silik bir iz kalmıştı.
Tuvale son kez baktım.
Belki de çocukluğumdan beri çizdiğim tüm yollar bana değil gölgeme aitti. Ben sadece çizendim. O yolları sureti olmayan bir gölge yürümeliydi.