ARINMANIN AŞK HÂLİ
Şehirlerimizin plastik ve ambalaj atıkları, egzoz gazlarının yarattığı hava kirliliği, endüstriyel tesislerimizin kimyasal atık suları, fabrika bacalarından yayılan zehirli gazlar ve günlük yaşam alanlarımızın geride bıraktığı yığınlar… Bütün bu kalıntılar, ham insanın ve doymak bilmeyen nefsin tüketim anlayışıyla doğayı nasıl kirlettiğini açıkça gösterir. Oysa kâinat sarayında Yaratıcı’nın koyduğu ilahi nizamda tüketim, kirlilik değil tam aksine kusursuz bir arınma, bir aşka dönüşme ve mucizevi bir temizlik demektir.
Hatta kâinatın akışında hiçbir zerre zayi olmaz, hiçbir şey başıboş yaratılmamıştır. Topraktan fışkıran binbir çeşit meyve, sebze ve bitki örtüsü eğer farklı canlılar tarafından tüketilip dönüştürülmeseydi, kısa sürede yeryüzünü yaşanmaz bir istila alanına çevirirdi. Öyle ki bu ilahi tüketim dengesi olmasaydı yeryüzü yığılan mahsullerle dolup taşar, adım atacak yer kalmazdı. Hatta çürümenin kokusu ve bozulmuş meyve-sebzeleri kuşatacak olan sineklerin eziyeti, düşünülmesi dahi güç bir manzara ortaya çıkarırdı.
Aynı şekilde, kırda bayırda hayatını kaybeden yüz binlerce vahşi ve evcil hayvanın gövdesi; kargalar, akbabalar, sırtlanlar ve toprak gibi görevlendirilmiş diğer fıtri temizlikçiler vasıtasıyla anında ortadan kaldırılır. Şayet bu ilahi tüketim olmasaydı leşler bütün kâinatı yaşanmaz bir zindana çevirirdi. Tıpkı denizin dibinde saklanan garip bir midyenin suyun kahrını ve zehrini içine çekip deryayı arı tutması veya büyük balıkların küçükleri yutarak denizleri bir ölü balık bataklığı olmaktan kurtarması gibi… Kısacası tabiatta “çöp” denen yapay ve işlevsiz bir madde yoktur. Her tüketim hamlesi, küre-i arzı tertemiz tutan muazzam bir ilahi temizlik operasyonunun ta kendisidir.
Bu fena âleminde tüketmek, sanıldığı gibi yok etmek değil varlığı daha yüksek bir mana mertebesine çıkarmaktır. Tıpkı hattatın kamışındaki mürekkebin tükenmesi gibi… Zahiren bakılsa mürekkep harcanır, yok olur. Fakat o mürekkep tükendikçe nurlanır, kâğıda döküldükçe Hakikat-i Kur’âniye’ye inkılap eder. Yine bir odunun ateşe düşüp yanması gibi… Odun ateşte tüketildikçe feryat etmez. Erir, ışık olur, etrafını ısıtır ve cansız bir odun iken nura dönüşür. İşte kâinattaki rızık ve madde de tüketildikçe yok olmaz. Toprağın alt basamağından çekilip marifetullahın, zikrin ve aşkın mertebesine yükseltilir.
Üstelik tabiatta gerçekleşen bu tüketim, asla yok olup gitmek değildir. Aksine her tüketim hamlesi, yepyeni bir hayatın ve doğumun habercisidir. Tıpkı küçük bir incir çekirdeğinin toprağa düşüp çürüyerek görünürde “tüketilmesi” ve yok olması gibi… Allah Zülcelâl’in El-Hafîz esması gereğince o çekirdeğin hafızasına yüklenen incir ağacının bütün hususiyetleri, o ölüm ve çürümeyle kaybolmaz. Aksine neşvünema bulup yeşerir ve ayağa kalkar. Nasıl ki insanın ebedî bir âleme intikal edebilmesi için bu dünyadan göç etmesi, yani ölüm kapısından geçmesi gerekiyorsa kâinattaki her bir zeval ve tüketim de Yaratıcı’nın o ilahi kudretiyle yeni doğuşlara, taze hayatlara ve yeniden dirilişlere (haşre) vesile kılınır.
İşte bu hakikat, Yaratıcı’nın Kuddûs yani her noksanlıktan münezzeh, mukaddes, pak ve nazif isminin kâinattaki nakışlı tecellisidir. İnsan tükettiği yerde çöp ve kirlilik bırakırken Halık-ı Zülcelal’in tasarrufunda her tüketim; kâinatın daha da arınmasını, tazelenmesini ve tertemiz kalmasını sağlar. Hiçbir şeyin lüzumsuz veya başıboş olmadığı bu hikmetli çark, kâinatın bir an bile kirletilmeden nasıl kusursuz bir idare altında tutulduğunun en net kanıtıdır.
Söyleyin, insan hayatındaki pervasız tüketim kirlilik üretirken kâinat fabrikasında tüketimi bir rahmet, arınma ve yeniden doğuş kanununa dönüştüren bu azamet karşısında insan nasıl gafil kalabilir? Düşünen ve gönül gözü açık bir insan için bu muazzam denge; gündüzü geceden, geceyi gündüzden çıkaran Yüce Yaratıcı’nın varlığına, birliğine ve sanatına ne büyük, ne büyüleyici bir delildir!