HADSİZ KALABALIKLAR
İçimdeki savaşı görmezden gelen herkesi kendi hâline bıraktım. Benim de görmemem gereken ne çok insan varmış… Bu cümleler, sadece bir kırgınlığın değil aynı zamanda büyük bir aydınlanmanın da ifadesidir. Hayatımız boyunca bazen bilerek bazen bilmeyerek içimizde kopan fırtınalara sağır, yangınlara kör kalan insanları en yakınımıza, kalbimizin en değerli köşelerine yerleştiririz. Onların varlığıyla avunur, onaylarını bekler ve kendi savaşımızı onların görmesi için daha da görünür kılmaya çalışırız.
Peki neden? Neden bizi en kırılgan anımızda, en büyük mücadelemizi verirken fark etmeyen hatta bu mücadeleyi küçümseyen veya yok sayanları hayatımızda tutmakta ısrar ederiz?
Cevap; belki de yalnızlık korkusu, belki de bir gün fark edilme umududur. Ancak bir an gelir ki bu bekleyişin kendisi, o iç savaştan daha yorucu hâle gelir.
Aydınlanma anı tam da burada başlar: “Benim de görmemem gereken ne çok insan varmış.” Bu bir intikam değil bir kabulleniştir, kendini koruma içgüdüsünün devreye girmesidir. Bizi görmeyenleri bizim de artık görmemeye karar vermemizdir. Bu, onlara kızgınlık veya nefret beslemek değil sadece kendi yolumuza, kendi huzurumuza odaklanmaktır. Onları “kendi hâline bırakmak”, onlara en büyük cezayı vermek değil kendimize en büyük hediyeyi sunmaktır.
İçimizdeki savaş sadece bizim savaşımızdır; onu en iyi biz bilir, en iyi biz hissedebiliriz. Bu savaşta yanımızda olmayanları, hatta varlığıyla süreci daha da zorlaştıranları görmezden gelmek kendimize olan saygımızın bir gereğidir. Bu sessiz veda, belki de bir ilişkiyi sonlandırmanın en olgun ve en güçlü yoludur. Çünkü her “görmezden gelme”, kendimize “Görüyorum.” demenin ve kendimizle aramıza layık bir mesafe koymanın ilk adımıdır. Ve bazen huzur, sadece o mesafenin içindedir.