HÜR CADDENİN KÜL YOLCULARI
Zamanın hızla aktığı, binaların yükselip ruhların daraldığı, ekranların ışığında kalplerin yalnızlaştığı çetin bir asrın eşiğindeyiz. Modern insan; kendi kurduğu şehirlerde, kendi çizdiği sınırlarda ve nefsinin hevalarında mutlak bir özgürlüğe erdiğini zannetti. Oysa ne garip bir aldanıştır bu; insanoğlu başkalarının zahiri kölesi olmaktan kaçarken kendi benliğinin, kibir tahtının ve sanal illüzyonların en katı tutsağı haline geldi.
Oysa asırlar öncesinden yankılanan ve çağın karanlığını aydınlatan o mutlak hakikat, bugün her zamankinden daha çarpıcı bir sadâyla kalbimize dokunuyor: İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtılar…
İçinde yaşadığımız bu son çeyrek asır, ferdî dâhilerin ve kahramanların devri değil cemaat ruhunun omuz omuza verilerek oluşturulan “şahs-ı manevî”nin üzerinde yükselen bir zamandır. Peki, nedir bu “şahs-ı manevî”? O, aynı gayeye baş koymuş, kalpleri ve niyetleri ilahî rızada birleştirmiş imanlı fertlerin, aralarındaki uhuvvet ve tesanüd sırrıyla yekvücut olup ortaya çıkardıkları manevî bir heyettir. Fertlerin kusurlarını örterek onları sarsılmaz bir orduya çeviren ilahî bir rahmet havuzudur.
Lakin bir araya gelmek, kenetlenerek bir olmak sanıldığı kadar kolay değildir. İnsan kendi iç dünyasındaki “ben” putunu kırmadan, nefsin enaniyet tahtından inmeden hakiki bir “biz” olamaz. Kendi ruhunu arıtmayan, benliğini feda etmeyen fertler yan yana gelse de sadece kalabalıklar oluştururlar. Oysa bize lazım olan yığınlar değil bir duada yekvücut olan ihlaslı kalplerdir. İnsan, ancak enaniyet çukurundan çıkıp bu cemaat rahmetine sığındığında çağın ağır yüklerini taşıyabilir.
Bugün dijital dünyanın ve şehir hayatının getirdiği karmaşada bu “biz” şuurunu kuşanmak, günlük hayatta somut adımlar atmamızı gerektirir. Kırgınlıkları bir kenara bırakıp bir komşunun derdiyle hemhâl olmak, iş yerindeki rekabet hırsını kardeşlik hukukuyla törpülemek, sosyal medyadaki onay ve alkış tutkusunu susturup sadece “Hak katındaki” konumumuza odaklanmak… İşte bunlar, soyut kardeşliği pratik hayata taşıyan en somut basamaklardır.
Mesela bir hurma lifini düşünün: Tek başına çok zayıftır, hafif bir rüzgârda veya bir el dokunuşuyla kolayca kopabilir. Ama o lifler ihlasla, sevgiyle ve aynı gaye etrafında örülüp bir halat hâline geldiğinde, en büyük gemileri fırtınalı limanlara bağlayan tonlarca ağırlıktaki yükü çeker. İşte “tesanüt” de âciz kulların iman ve ihlas halatını örerek asrın kasırgalarına karşı koymasıdır.
Şöyle ki bugünün insanının zihnini kuşatan şüphe fırtınaları, modern dünyanın bireyi yapayalnız ve kimliksiz bırakan ferdiyetçiliği, nefsin ve kibrin her an insana “ben” dedirten baskısı, ahlakî ve manevî yozlaşmanın getirdiği ağır ruhî bunalımlar… Bütün bunlar çağımızın omuzlarımıza yüklediği kof manevi ağırlıklardır. Hani arifler der ya: “Kendi varlığının davasını güden yolda kalır, Kelâmullah’ın ve O’nun rızasının davasını güden ise menzil-i maksuda ulaşır.” İnsan, sırtındaki bu kof yükleri ancak kendi benlik tahtından inip Hakikî Sahibine teslim olduğu zaman sükûnet bulur.
Kulun Allah Teâlâ’nın huzurunda durduğu nokta, işte bu yüzden çok mühimdir. Müslüman, dünyada ne kadar hür ve ne kadar imkân sahibi olursa olsun, hakikatte her hâlükârda bir “Abdullah”tır; yani Allah’ın kuludur. Hakiki hürriyet; mahlûkata, alkışlara, menfaatlere ve kendi nefsine kul olmaktan kurtulup yalnız ve yalnız Hâlık-ı Zülcelâl’e kul olmaktır. İnsan, ne zaman ki “ben” idrakinden sıyrılıp bu ubudiyet bilincine ve neşesine erişirse taşıdığı yükün ezici ağırlığından kurtulur.
Abdurrahman veya Abdullah olmak; kul olma şuurunu benliğin tacı edinmek, her türlü şahsî menfaati bir kenara bırakarak ilahî rızanın sevdalısı olmaktır. Bu durum, omuz verilen davanın ne kadar büyük bir emanetle yüklü olduğunu ve ferdin küllî bir şuurla hareket ettiğini gösterir.
Bugün bizlere düşen; benlik davasından vazgeçip “biz” şuurunu kuşanmak, “Abdullah” olmanın o tatlı, huzurlu ve aşk dolu teslimiyetiyle yola devam etmektir. Müminlerin birbirlerinin akrabalarını, çevrelerini ve hatta dertlerini kendi gönül dairelerine alıp dualarına ortak etmesi, bu geniş ve kucaklayıcı kardeşliğin en güzel neticesidir.
Unutmayalım ki yükümüz ağır, zamanımız çetin ve yollarımız sarp olabilir. Lakin kalplerimizi birleştiren, ellerimizi duada buluşturan o mukaddes bağ sayesinde en zayıf omuzlar bile koca bir kâinatın yükünü tüy gibi hafif taşıyacak bir kudrete erecektir. Yeter ki “Ben” değil “Biz” diyebilelim ve Hak katında birer “Abdullah” olduğumuzun idrakinden ve huzurundan bir an olsun ayrılmayalım.