MODERN YARGI VE KAYBOLAN BAĞLAR
Babalık, tarih boyunca ailenin üzerine inşa edildiği temel sütunlardan biriydi. Ancak modern zamanın toplumsal söylemleri, bu sütunu güçlendirmek yerine, onu “ataerkilliğin suç ortağı” ilan ederek yıkmayı bir erdem haline getirdi. Bugün “anti-ataerkillik” adı altında yürütülen söylem dalgası, babayı bir ebeveynden ziyade, evin içinde sürekli savunma yapması gereken, duygusal kapasitesi şüpheyle karşılanan ve her adımında “yeterince modern” olup olmadığı denetlenen bir figüre indirgedi. Bu durum, sadece babayı değil, baba-çocuk arasındaki o eşsiz, tamamlayıcı bağı da dinamitliyor.Sorun, babanın hatalarının eleştirilmesinde değil; sorunun bizzat “babalık” kavramının kendisinin bir hata gibi kurgulanmasında başlamasıdır. Sosyolojik ve psikolojik literatürde babanın, çocuğun dış dünyayla olan ilk teması, sınırları keşfetme aracı ve güven duygusunun farklı bir versiyonu olduğu kabul edilir. Fakat günümüzdeki baskın retorik, babayı ailenin merkezinden uzaklaştırıp onu “yedek oyuncu” ya da “potansiyel zararlı” kategorisine hapsediyor. Bir baba, çocuğunun duygusal dünyasına girmeye çalıştığında bile, sanki bir hak ihlali yapıyormuş gibi hissettirilen o ağır “suçluluk iklimi”, babanın çocuk üzerindeki doğal ve şefkatli etkisini felç ediyor.Bu durum, çocuğun dünyasındaki boşluğu da beraberinde getiriyor. Babasını bir “öteki” gibi gören veya babalık rolünün sürekli küçümsendiği bir ortamda büyüyen çocuk, hem dengeli bir rol modelden mahrum kalıyor hem de aile birliğinin sağladığı duygusal koruma kalkanını kaybediyor. Babaya yöneltilen bu ideolojik baskı, aslında çocuğun sağlıklı kimlik inşasının önündeki en büyük engellerden birine dönüşüyor. Babayı bu bağı kurmaktan alıkoyan her eleştiri, aslında çocuğun geleceğine atılmış bir çentiktir.Babanın bu baskıcı söylemler karşısında pasifleşmesi, gelecek nesil çocuklar için telafisi zor bir boşluk yaratacaktır. Babasıyla oyun kurmaktan çekinen, ona karşı her şefkatli adımında kendini “tarihsel bir suçlu” gibi hisseden bir babanın varlığı, çocuğun dünyasında babayı bir “siluet” haline getirir. Bu durum, çocuğun hayatında otorite ile şefkatin, sınır ile sevginin birbirini dengelediği o sağlıklı sentezin yıkılması demektir. Bir çocuk, babasını “yetersiz ve zararlı” olarak kodlanmış bir figür olarak gördüğünde, kendi gelecekteki karakter inşasında da güvenli bir limandan mahrum kalır. Bu boşluk, yerini ya derin bir güvensizlik duygusuna ya da toplumsal aidiyetin zayıfladığı, köksüz bir bireyselliğe bırakır. Babayı “dışlanan” kılmak, aslında çocuğun dünyasında bir boşluk, bir belirsizlik ve bir “anlam kaybı” yaratır.Toplumsal adaleti arayışın, aile içi bağların kurban edilmesi pahasına gerçekleşmesi, kazanılan bir zafer değil, derin bir medeniyet kaybıdır. Babalık, suçluluk duygusuyla gölgelenen bir zorunluluk değil; çocuğun dünyasına katılan farklı bir renk, bir güven alanı ve eşsiz bir rehberlik biçimidir. Gerçekten sağlıklı bir toplumsal düzen kurulacaksa, bu düzen babayı dışlayarak değil; babanın da, annenin de, çocuğun da kimliklerine ve birbirleriyle olan bağlarına duyulan saygı üzerine inşa edilmelidir.Nihayetinde, bir toplumu ayakta tutan şey, bireylerin birbirini suçlaması değil, birbirini tamamlayabilme yetisidir. Babalık rolünü bir savunma mekanizmasına hapsetmek yerine, ona yeniden değerini iade etmek; çocuğun, babasının omzunda dünyayı daha geniş görebilmesini sağlamak zorundayız. Çünkü babalık; otoriteyle kurulan bir iktidar kavgası değil, bir çocuğun hayatına “varlığınla buradayım” diyebilme sanatıdır. Bu sanatı elinden alınan babalarla, köksüzleşmiş bir geleceğe yürümek, ne çocuk için ne de toplum için bir kurtuluş vaat eder. Aile, enkazlar üzerine değil, birbirini destekleyen, anlayan ve şefkatle sarmalayan bağlar üzerine yükselir. Bu yüzden babayı dışlamak, geleceği kendi ellerimizle eksiltmektir.