GELMEYEN GÜNÜN ENDİŞESİ
İnsan, düşünmeyi çoğu zaman en büyük meziyeti sanır. Oysa her düşünce hakikate açılan bir kapı değildir; bazıları yalnızca zihnin kendi içinde yankılanan boş koridorlarıdır. Kafanı yoran o ağır yüklerin çoğu aslında sana ait değildir. Onlar birer “ihtimal”, birer “korku”, birer “ya olmazsa” sızısıdır. İnsan bu ihtimalleri öyle bir sahiplenir ki, sanki yarın bugünden daha ağır bir yükle gelmek zorundaymış gibi henüz doğmamış dertlerin yasını tutar. Gelmeyen günün endişesi ne kadar ağır geliyordur kalbe. Oysa nasip; zihnin karmaşasıyla değil, vaktin hikmeti ve ilahi emrin ölçüsü ile gelir. Ne bir salise geç ne bir salise erken. Biz aceleyle saatlerimize bakarız, O ise çağları hesaba katar. Bilmediğimiz nice hayrı rahmetiyle işliyor yazgımıza. Biz sadece bir adım sonrasını merak ederken , O yolun tamamını bilir. O, yolun hayra mı şerre mi çıktığını en iyi bilendir. Bu yüzden bazen geciken şey, aslında bizi korumak içindir. Ve bazen ulaşamadığımız o kapı, bize açılacak daha güzel kapıların varlığına şahitlik eder. Boşuna mı denilmiş, Allah bekletiyorsa güzelleştirdiğindendir.
Kâinatın dengesi, insan zihninin tahammül sınırlarından çok daha geniştir. Bir yaprak, rüzgârın yönünü bilmeden düşer ama tam olması gerektiği yere konar; ne bir santim ileriye, ne bir santim geriye. İnsan ise her şeyi bilmek ister: Neden oldu, neden olmadı, ne zaman bitecek? Bilmediği her şeyi bir eksiklik, her gecikmeyi bir mahrumiyet sanır. Oysa bazı cevaplar geciktikçe insan olgunlaşır. Ham meyve vaktinden önce koparılırsa tat vermez; sabırla dalında beklenen ise şükre dönüşür. Aklını sürekli bir şeyleri çözmeye çalışarak yorma. Çünkü akıl, haddini bilmediğinde insanı menzile taşımaz, aksine boğar. Sürekli kontrol etmeye çalışmak, kaderin işine karışmaktır biraz. Ve kader, müdahaleyi sevmez. Aşırı düşünmek kalbi susuz bırakır; kalp ise ancak teslimiyetin ferahlığıyla nefes alır. Suya karşı kürek çekmek nasıl beyhude bir yorgunluksa, olacak olana karşı direnmek de öyledir.
Unutma ki, erken gelenin hayrı eksik olur. Vaktinden önce açan çiçek, ilk ayazda solar. Vaktinde açan çiçek ise kök salar, fırtınaya bir çınar ağacı gibi dayanır. Bu yüzden “Neden hâlâ olmadı?” diye sormak yerine, “Bu bekleyiş beni neye hazırlıyor?” diye sormak gerekir. Allah geciktirirken unutmuyordur; öğretiyordur. Ve her büyük öğreti, bir sabrın içinden geçer. Sen tohumu ek, toprağı sula ve güneşi bekle; ama mevsimi zorlamaya çalışma. Yağmuru çağırmak senin işin değil. Sen yalnızca başını göğe kaldır; gelen her şeye razı olabilecek bir kalple bekle. Çünkü Allah’tan gelen her ne ise, mutlaka senin içindir. Belki istediğin gibi değil ama tam ihtiyacın olduğu gibidir. İnsan bunu anladığı gün düşünce susar, kalp konuşur. İşte o zaman yük hafifler ve hayat, tam olması gerektiği kadar anlam bulur.
Aklın haddini bilip kalbin konuştuğu yerde başlıyor bu yazı. Aceleyi edep dışı sayan, beklemeyi terbiye bilen bir dil… Okuyana sabrı değil, sabrın içindeki rahmeti gösteriyor. Allah kalemine nur versin…
Seher Baran’ın “Gelmeyen Günün Endişesi” yazısına dair halktan biri gibi yorumum şudur:
Bu yazı tam bir gönül ferahlığı, hani insan bazen çok bunalır da bir büyüğü sırtını sıvazlayıp “nasip” der ya, işte öyle bir his bırakıyor. Gelecek kaygısıyla boğuşan bizlere, her şeyin vaktinde olacağını hatırlatması insanın içini bir nebze olsun soğutuyor, umut veriyor. Öte yandan, yazar meseleyi biraz fazla teslimiyetçilik üzerinden ele almış gibi; sanki insan sadece beklemeli, hiç çaba göstermemeli veya sorgulamamalı tadında bir hava seziliyor. Evet, nasip güzel şey ama “her şeyi bilmek istemek eksikliktir” derken insanın merakını ve sorgulama dürtüsünü biraz fazla törpülemiş, bu da yazıyı modern insanın derdine tam derman olmaktan uzaklaştırıp biraz “hayat böyle işte” tadında bir kabullenişe hapsidiyor.
Aşırı düşünmenin zihinde açtığı boş koridorlardan, kalbi ferahlatan bir teslimiyete geçişi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. “Aşırı düşünmek kalbi susuz bırakır” tespiti, modern zamanların en kıymetli reçetesi. Yüreğinize sağlık
Aşırı düşünmenin insanı nasıl yorduğunu ve teslimiyetin nasıl ferahlık verdiğini çok şiirsel ve derin bir dille anlatmışsınız; özellikle “vakit” ve “nasip” vurguları okurun kalbine dokunuyor. Artı yanı, okuru sabır ve tevekkül üzerine yeniden düşünmeye davet etmesi ve umutlu bir perspektif sunması. Eksi yanı ise, bazı yerlerde fazla soyut ve yoğun olması; daha somut örneklerle desteklense etkisi biraz daha geniş kitlelere yayılabilirdi. Yine de metin, insanın içini sakinleştiren, yavaşlatan bir durak gibi. Kalemine sağlık.