MERHAMETİN HAFIZASI
İnsan, dünyaya önce bir kalple gelir; aklı, dili ve kimliği sonra öğrenir. Belki de bu yüzden, varoluşun ilk dili merhamettir. Bir bebeğin annesinin sesinde bulduğu güven, bir kuşun kanadını yağmurdan esirgeyen ağacın sessizliği, toprağın hiçbir ayrım yapmadan her tohumu bağrına basması… Kâinat, varlığını merhametin görünmez alfabesiyle yazar.
Ne var ki insan büyüdükçe bu dili unutur.
Bilgi çoğalır, yargılar keskinleşir, haklılıklar yükselir; fakat kalp aynı ölçüde derinleşmez. Modern insan, her şeyi açıklayabilecek kadar çok şey bilir ama çoğu zaman bir acının yanında susabilecek kadar az şey hisseder. Çünkü çağımızın en büyük yoksulluğu ekmek değil, birbirinin yarasına bakabilme cesaretidir.
Merhamet, acımak değildir. Acımak, yukarıdan aşağıya eğilen bir bakıştır; merhamet ise aynı hizaya çökmektir. Bir insanın yükünü omuzlayamasan bile onun altında ezildiğini görebilmektir. Yargılamadan önce beklemek, konuşmadan önce dinlemek, hüküm vermeden önce insanın içindeki görünmeyen savaşı hatırlamaktır.
Belki de bu yüzden merhamet, adaletin rakibi değil, vicdanıdır.
Adalet, herkesin payını verir; merhamet ise payını kaybedenin sessizliğini duyar. Biri düzeni korur, diğeri insanı. Dünyanın ihtiyacı yalnızca kusursuz kanunlar değil; o kanunları kalbiyle taşıyabilecek insanlardır.
Bugün en derin yalnızlık, kalabalıkların içinde görülmemektir. İnsanlar birbirinin yüzüne bakıyor ama hikâyesine bakmıyor. Herkes konuşuyor; kimse gerçekten işitmiyor. Oysa merhamet, bir başkasının görünmeyen cümlesini tamamlayabilme sanatıdır.
Belki de insanı diğer bütün canlılardan ayıran şey zekâsı değil, başkasının acısını kendi kalbinde taşıyabilme ihtimalidir. Çünkü acıyı hissetmek biyolojidir; onu paylaşmak insanlık.
Ne tuhaf…
Bir ağacı kesmek birkaç dakika sürerken, onun gölgesini büyütmek yıllar ister. Bir kalbi kırmak tek cümledir; onarmak bazen bir ömür. Yıkmak, her zaman yapmaktan daha kolaydır. Bu yüzden merhamet, kolay olanın değil, hakiki olanın seçimidir.
Belki de bütün büyük medeniyetler, taşla değil merhametle inşa edildi. Çünkü şehirleri binalar ayakta tutmaz; birbirine yabancılaşmamayı başarmış insanlar tutar. Kalbi kuruyan toplumların sokakları geniş olabilir ama ruhları dardır.
Ve günün sonunda insan, ardında söylediklerinden çok hissettirdikleriyle kalır.
Belki adımız unutulacak.
Belki sesimiz de…
Ama bir gün birinin içinden, “Bana iyi gelmişti,” cümlesi geçecekse; işte o, merhametin zamana bıraktığı en uzun iz olacaktır.
FADİME YILDIRIM