GARSON MURAT
Feriköy’de yaşadığım yıllarda sürekli gittiğim bir çay ocağı vardı. Çoğunlukla okul çıkışında gider, biraz notlarımı kontrol ederdim. Bazen çocukların sınavlarını da orada okur, bir iki çay içip tanıdıklarla sohbet eder, sonra da evime dönerdim.
Ekseriyetle yaşlılar olurdu içeride ama ben tarih öğretmeni olduğum için çoğunun dönemine hâkimdim, bu yüzden konuşacak konu bulma konusunda hiç sıkıntı yaşamazdım. Çay ocağında çalışan en genç garson Murat’tı. Onu çok sever, onda sanki kendi gençliğimi görür ve kendisini hep gıptayla izlerdim.
Aklı başında, halim selim bir çocuktu. Eczacılık okuyordu. Şu an işini yapıyor mudur bilmem, okulu bitirip bitirmediğini bile bilmiyorum. Maddi durumu çok iyi değildi. Dolapdere tarafında bir devlet yurdunda kalıyor ve ailesine yük olmamak için de garsonluk yapıyordu.
Ben oraya gittiğimde hemen iki çay kapıp molaya çıkardı. “Çaylar benden, muhabbet senden hocam,” diyerek ikimizin arasında bir nişan olmuş başlangıç konuşmasını yapardı. Her gün farklı konular konuşurduk. Sohbetlerin konusu genelde tarihî kişilerdi. O bir gece önceden merak ettiği bir şahsiyeti hazırlar, ertesi gün bana sorardı. Ben de anlatırdım. İşin tuhafı Murat genelde hainlikleri ile tanınan adamlara meraklıydı. Hallerini anlayıp ibret almak istediği için bunları bana özellikle anlattırıyordu söylediğine göre.
Az önce de dediğim gibi Murat’ı hep gıptayla izlerdim. Ben üniversite yıllarımda hiç yokluk çekmeden, başkasının yanında bir gün bile çalışmadan bolluk ve bereket içinde yaşamıştım. Babacığım sağ olsun, bir gün bile parasız bırakmamıştı beni. Murat ise anlattığı kadarıyla yokluk içinde yaşıyordu. Annesi ve babası Anadolu’nun bir köyünde çiftçilikle uğraşıyorlarmış, durumları da öyle kötüymüş ki bu sene kazandıklarını geçen senenin borçlarına kaptırıp bellerini doğrultamadan yaşamaya çalışıyorlarmış.
Murat’ın bu durumuna üzülüp aydan aya kendisine burs vermeyi teklif ettim. Öyle çok bir şey değildi teklifim ama o bunu kabul etmedi. İki üç gün süren ısrarlarım sonucunda zor da olsa ona bunu kabul ettirdim ve her ayın on beşinde cebine biraz para sıkıştırdım.
Gel zaman git zaman Murat’la abi kardeş gibi olduk. Ben her hafta ona bir kitap verir, sonraki haftaya kadar özetleyip bana anlatmasını söylerdim. Çay ocağında çalışmadığı günlerde onu nohutlu pilav yemeye götürür, üstüne de Gazi Sineması’nda seçtiğim bir filme davet ederdim.
Bir ara konuşurken “Sana çok özeniyorum Murat,” dediğimi hatırlıyorum.
“Neden hocam?” diye sormuştu bana merakla.
“Nedeni mi var oğlum?” dedim. “Millet senin yaşında gününü gün eder, okula uğramaz, ailesine yük olur, neler neler yapar… Ama senin ağzın var dilin yok, derslerine günü gününe çalışıyorsun, çay ocağında seviliyorsun, istikbalin parlak; üstelik de günahsız, ak pak bir adamsın.”
Murat ben bunları söylerken mahcup bir tavırla dinlemişti beni. “Abartma be hocam!” dedi sonunda utana sıkıla. “Hepimizin günahları var, esas özenilecek adam sensin.”
“Yok oğlum yok!” demiştim ona. “Sen mütevazılıktan böyle söylüyorsun. Senin gibi olmak için neler neler yapardım ben.”
Gülmüştü o gün Murat bu sözlerime. Sonra anladım neden güldüğünü. Bu konuşma mayıs civarlarındaydı. Mayısın sonuna doğru Murat benden iyi bir miktar borç para istedi. O yaşta bir çocuğun bu kadar parayla ne yapacağını merak edip biraz sorguladım ama “Annem hasta,” gibi şeyler söyledi. Açıkçası inanmadım, yalan söyleyen öğrencileri gözlerinden tanıma huyum vardı. Murat da nihayetinde benim öğrencilerden üç dört yaş büyüktü.
Yine de onu mağdur etmek istemedim. İstediği paranın onda birini verdim. Bence o para bile fazlaydı ama ses etmedim. Yaz sonunda ödeyeceğini söyledi mahzun mahzun. Haziranda okullar kapanınca ben yıllardır planladığım Avrupa gezisine çıktım. Yaklaşık yirmi gün kadar Türkiye’de değildim. Türkiye’ye dönünce de kalan tatil günlerimi memleketimde geçirdim.
Okulların açılmasına bir hafta kala İstanbul’a döndüğümde evden önce çay ocağına uğradım. Öğleden önce olduğu için ortalık bayağı sakindi. Garsonların üstünde şöyle bir göz gezdirdim ama Murat’ı göremedim. Yaşlı garsonlardan birinden çay isteyip Murat’ı sorduğumda okkalı bir küfür patlatıp “Bırak şu uğursuzu hoca!” dedi.
Anlam veremedim ama meraklandım da. Ertesi gün akşamüstü hareketli bir saatte tekrar gittiğimde dedikoducu müşterilerden birinin yanına oturup olayı öğrenmeye niyetlendim. Yanına oturduğum adamın uçan kuştan haberi olurdu. Mübarek çok da gevezeydi. Orta şeker iki Türk kahvesi söyledim ve adamın keyfini kabarttım. Başladı o da anlatmaya.
Meğer bizim Murat’ın okula gittiği falan yokmuş. Gerçekten eczacılık okuyormuş ama iki sene boyunca sınıfta kalmış. Sonunda da okulun ipini hepten salmış. Çay ocağında çalıştığı paralarla şans oyunları oynayıp hızlı yoldan zengin olmaya çalışıyormuş. Adamın bu anlattıklarını ağzım açık dinledim. “Dahası da var ama onları burada anlatamam,” diyerek beni dışarı davet etti.
Kahveleri içip dışarı çıktığımızda konuşmaya başladı. Murat haziranın başında çay ocağı sahibinin karısıyla birlikte Akdeniz tarafına kaçmış. Duyduklarıma inanamadım. Üstelik o gece dükkânın kasasından da çok büyük bir para çalmış. Ben Avrupa’dayken Feriköy çalkalanmış da haberim yokmuş. Allah’tan Murat’ın istediği o büyük borcu vermemişim diye kendi kendime şükrettim tüm bunları duyduktan sonra. Verdiğim bursların ve yaz bitince sözde geri ödenecek borcun üstüne de yanımdaki adamla birlikte soğuk birer gazoz içtik.
Murat’tan çok kendime şaşırdım açıkçası. Kim bilir bu zamana kadar ne kadar çok beş para etmez adama özenmişim de haberim yokmuş.