BOZUK RADYO
Antika pazarından aldığı, fi tarihinden kalma radyonun içine düşmüştü. Tam istediği gibiydi radyo. Tek farkla, bu radyo sessizdi. Bütün çabası radyonun ses vermesi içindi. Sigara dumanları arasında kaybolan odada, vidaları bile bulamaz hâle gelmişti. Bu genç yaşta hastalık sahibi olacaksın, diye söylenen annesinin sesi kulaklarında çınlamıştı. “Kime çektin ki sen böyle?”
Bunca zaman bu kokuya, annesinin alerjisinin olduğunu sanırken yanı başındaki mektupların satırlarında yazan birçok hakikatten biri de elektrik mühendisi dedesinin efkâr ve dumanla savaşında mağlup olan ciğerleriydi.
Okuduğu satırlar yüzünden elindeki sigarayı söndürürken başka bir mektup satırıyla tekrar başa saran döngü, duman bulutları, tıngırdamayan antika radyo ile devam eden mücadelesi bunca yılın yüzleşmelerini yaşatıyordu. Elinde double espresso kahvesi ile taze bir nefes almak için balkon kapısını açtı. Arkasında bıraktığı dumanlı oda içindeki vidalar, bozuk radyo, çay rengi mektuplar, dolma kalem, elmas küpeler ve geçmiş…
Bir nefes bir yudum kahve, bir nefes bir yudum kahve… Kulağında çınlayan “Kuzum, kurban olurum! Yine gel, baban seni çok özledi.” seslerinin gözünün önüne getirdiği simalar… Satırlardaki yazıların hatırlattıklarıyla uyumu, içindeki dalgaları coşturdukça coşturuyordu. “Kurban olurum, kurban olurum…” Hatırlamıştı anneannesinin ona seslenişlerini. Araştırması da tam bunun üzerineydi: kurban olmak.
Evladına kurban olanlar mı, ilişkiler içinde kurban olmayı seçenler mi, bir hiç uğruna kurban edilen hayatlar mı? Okuduğu bir kitap ile başlayan tez çalışmalarının onu getirdiği nokta, dedesinin tabiri ile ecnebi topraklardan ana toprağına gelmesi de bir Kurban Bayramı’na denk gelmişti. Kolektif bilinç miydi, evren haber mi veriyordu, ataları mı çağırıyordu, tesadüf müydü, tevafuk muydu? Neydi bu kurban? Zihninin içi de odanın ortasındaki bozuk radyo gibiydi. Elindekinin en iyisini ve en kötüsünü kurban eden iki kardeşin imtihanıyla başlayan, bir peygamberin evladını kurban etmesiyle buna rıza gösteren evladın Allaha teslimiyeti… Aidiyet ve mülkiyet için çalışan insan… Hırs, mutluluk, kin, nefret, haz duygularıyla birbirine çarpan nöron ağları, âdeta zihninin içindeki bozuk radyoyu tamir etmek için uğraşıyordu. Bu düşünceler onu hakikat kitabına ve yoluna yürütürken alaca karanlıkta,
“Allahu ekber, Allahu ekber.
Eşhedü en lâ ilâhe illallah, Eşhedü en lâ ilâhe illallah.
Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah”
sözleri kalbindeki teslimiyet kapısını aralamıştı.