CAM KAVANOZ
Apartmanın en üst katına çıkan merdivenlerin tırabzanları sallanıyordu; son basamaklarda betonun soğuğu yerini hafif ekşi, kapalı kalmış bir ev kokusuna bıraktı. Kerem elindeki anahtarı iki tur çevirdiğinde kilit yuvasından tiz bir sürtünme sesi geldi. Dairenin havası ağırdı; ciğerine dolan soluk rutubet, kurumuş boya ve çürümeye yüz tutmuş kâğıt kokuyordu.
Burası bir hafta önce hastanede kimsesiz gibi ölen dedesinin eviydi. Ailenin geri kalanı için yaşlı adam; bayramlarda bile aranmayan, aksi, geçimsiz bir silüetten ibaretti. Kerem’e kalan iş ise basitti: Birkaç koli yapmak, resmi sayılabilecek evrak veya vasiyet varsa kenara ayırmak…
Oturma odasında yerde toz içinde bir halı, mobilyadan çok cam vardı. Komodinin içi, konsolun üzeri, pencere pervazları; irili ufaklı, bazılarının ağzı mumla mühürlenmiş tentürdiyot ve şurup şişeleriyle doluydu. Odaya sinmiş keskin, tuhaf esans buradan geliyordu.
Masanın üstünde açık duran siyah kaplı, yaprakları dağılmış bir bakkal defteri vardı. Kerem masaya yaklaştı. Defterin yanında damlalığı çatlamış küçük, kahverengi bir şişe duruyordu. Sayfalarda kimyasal bileşikler yoktu; kurşun kalemle eğri büğrü düşülmüş, neredeyse okunaksız gündelik notlar vardı:
“78 güzü. Fabrika bacasının isi, akşam vardiyasında ayaza çalan kireç tozu. Eve girerken paltomdaki sigara kokusu.”
“Gülfem’in gittiği perşembe. Yağmur yoktu ama hava rutubetliydi. Nemli yün hırka ve demlikte içmeyi unuttuğu adaçayı. Küf kokmaya başladı zamanla. Saklayamadım…”
Yaşlı adam süslü cümleler kurmamıştı; hatırlamaya çalıştığı günleri, o günlerin kokularını damıtarak kendine göre detaylandırmıştı. İsimleri ve yüzleri unutmamak için tek çareyi burnunda kalan izlerde aramış gibiydi.
Kerem sayfaları geriye doğru çevirdi. En arka sayfaya iliştirilmiş sarı bir dosya kâğıdı vardı. Üzerinde sadece kendi doğum tarihi karalanmıştı: 12 Temmuz 1996.
Altında ise tek bir satır: “Çocuk odasının penceresinden giren ince yaz rüzgârı. Beyaz sabun, ıhlamur, Gülfem’in sefer tasına koyduğu tarhana çorbası”
Masanın kenarında, o kâğıdın hemen yanında, ağzı sıkıca mantarlanmış küçük bir cam tüp duruyordu. Kerem mantara asıldı. Kuru bir sesle çıktı tıpa. Şişeyi burnuna yaklaştırdığında çarpan koku, bir parfümün zarafetinden uzaktı. Bir parça beyaz sabun, kurumuş bir yaprak ve bir iki parça kuru ıhlamur vardı içinde. Yaprakların ve ıhlamurun kokusu gitmiş olsa da beyaz sabunun kokusu hafif küflü de olsa hissedilir hâldeydi.
Hemen bir mucize olmadı. Ne yirmi yılın kırgınlığı silindi ne de Kerem gözyaşlarına boğuldu. Sadece odayı dolduran o eski, küflü ağırlığın içinde küçücük, temiz bir aralık açıldı. Şişeyi kapatıp ceketinin iç cebine koydu. Masanın üzerindeki defteri kapattı, parmak uçlarında kalan sabun kokusuna bakarak pencerenin önüne geçti. Şehir aşağıda aynı gürültüyle akıyordu ama bu çatı katındaki o huysuz adam, ilk kez Kerem’in gözünde bir yabancı olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünmüştü.