KOKULARIN HATIRASI
Kokuların insan üzerinde görünmeyen bir etkisi olduğunu düşünürüm. Bir koku insanı alır, geçmiş zamandan bir ana götürür. O anda ne hissetmişsek, o duygu tüm bedenimizi kaplar.
Benim çocukluğumda anneannemlerin evinin etrafında birçok meyve ağacı vardı. En çok da kayısı ağacı… Ben daha kayısılar küçücükken yeşil hâllerini toplayıp tuzla yemeyi severdim. O kayısılar büyüyüp güneş sarısı rengini aldığında sanki içlerinden bal akardı. Elime aldığımda tadından önce buram buram kokusu gelirdi. İşte ben o kokuyla, yıllar sonra aldığım bir kayısı sayesinde yeniden karşılaştım.
Elime aldım ve kokusunu hisseder hissetmez burnuma yaklaştırıp derin derin kokladım. Peki ne oldu dersiniz? Pıt pıt gözyaşlarım akarken buldum kendimi.
Sanki çocukluğum avuçlarımın içine bırakılmıştı. “Şimdiye kadar hiç mi kayısı eline almadın?” diye düşünenler olacaktır. Elbette çok kez aldım, çok kez yedim. Ama hiçbiri o eski kokuyu taşımıyordu. Bir koku neden insanı ağlatır? Çünkü ruhum o çocuk hâlimi hatırladı. Hem mutlu oldum hem de özlemle gözyaşı döktüm.
Kokular gerçekten önemliydi. Kokuların insan bedenine iyi gelmesiyle ilgili birçok bilgiyle karşılaşmışsınızdır. Farklı kokuların bedenimize ve zihnimize çeşitli faydaları olduğu söylenir.
– Lavanta: Sakinleşmeye yardımcı olur.
– Nane ve kahve: Odaklanmayı kolaylaştırır, zihinsel yorgunluğu hafifletir.
– Limon ve portakal: Enerji verir.
– Okaliptüs: Solunum yollarını rahatlatır; özellikle kış aylarında çokça ihtiyaç duyduğum bir koku.
Düşündükçe anlıyorum ki kokular, hayatımızda sandığımızdan çok daha büyük bir yere sahip. Peki yalnızca olumlu etkileri mi var? Elbette hayır. Örneğin nane-limon çayının kokusu benim için hastalıkla özdeşleşmiş bir kokudur. Sağlıklıyken bile burnuma geldiğinde içimde hafif bir huzursuzluk hissederim.
Olumsuz etkilerden söz etmişken aklıma bir kitap geldi. Kordergi Kitap Okuma Kulübü ile nisan ayında Mark Wolynn’in Seninle Başlamadı adlı kitabını okuyup değerlendirmiştik. Kitapta farelerle yapılan bir deney anlatılıyordu. Ortama kiraz kokusu yayılıyor ve farelere elektrik şoku veriliyordu. Bir süre sonra fareler, elektrik verilmediği hâlde yalnızca kiraz kokusunu duyduklarında aynı korkuyu yaşamaya başlıyordu. Daha da ilginç olanı, onlardan sonra dünyaya gelen farelerin bu deneyimi hiç yaşamamalarına rağmen kiraz kokusunu duyduklarında benzer korku tepkileri göstermeleriydi. Deney aslında “epigenetik” kavramını açıklamak için yapılmıştı ama kokuların hafıza ve duygular üzerindeki etkisini de çarpıcı biçimde ortaya koyuyordu.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ne güzel söylemiş:
“Koku gönül gözünü açar.”
Bu söz, manevi uyanışa işaret eder. Tasavvufa göre güzel kokular, ilahi âlemin bu dünyadaki yansımalarından biridir. Mevlânâ’ya göre koku, insanı hakikate, yani Yaradan’a götüren bir rehberdir. Kokuların hem bilimde hem de manevi dünyada ne kadar önemli bir yere sahip olduğu açıkça görülüyor.
Bazı kokular vardır ki onları sevmek ya da onlarla ilgili bir anı yaşamış olmak gerekmez. Ortama yayıldığı anda refleks olarak burnumuzu kapatırız: beklemiş çöp poşeti, leş kokusu, bozulmuş yiyecekler… Keşke bozulmuş zihinleri de burnumuzu kapatarak hissedemez olsaydık; ne güzel olurdu.
Bana bu yazıyı yazdıran şey küçücük sarı bir kayısıydı. Dilerim hepimizin zihninde, geçmişin güzel günlerini hatırlatan kokular birikir. Çünkü bazen bir koku, yıllardır unutulduğunu sandığımız bir hayatı yeniden avuçlarımızın içine bırakabilir.