25 Temmuz 2026, 01:22:14
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 27°C
Parçalı Bulutlu
Afyon
27°C
Parçalı Bulutlu
Cts 19°C
Paz 24°C
Pts 29°C
Sal 31°C

BENİM DÜNYAMDAN BAKINCA

BENİM DÜNYAMDAN BAKINCA
24 Temmuz 2026 15:37
44
A+
A-

Sabahları aynı saatte çalan alarm, aynı mutfakta kaynayan çayın sesi ve aynı pencereden içeri giren güneş… Dışarıdan bakıldığında sıradan bir ailenin sıradan bir sabahıydı. Her şey her gün aynıydı. Bizim evde de herkesin bir telaşı vardı. Babam işe hazırlanır, kravatını ayna karşısında düzeltirdi. Annem kahvaltıyla uğraşır, çayın demlenmesini beklerken gözleri kapıda olurdu. Ben ise çoğu zaman kendi hâlimde otururdum. Etrafımdaki dünyayı izler, ama onun içine girmekte zorlanırdım.

Çocukluğumdan geriye kalan en net şeylerden biri, insanların bana sık sık “Neden böyle yapıyorsun?” diye sormasıydı. O zamanlar bu soruların cevabını ben de bilmiyordum. Bir su birikintisinin içine düşen ışığın kırılması neden bu kadar dikkat çekicidir, bir rüzgârın savurduğu yaprakların uçuşu neden bu kadar büyüleyicidir? Bazen cevapları kelimelerde değil, hislerin derinliklerinde arıyordum. Franz Kafka’nın dediği gibi, “İnsanın en büyük kabusu, anlamak için çabalamak ama asla anlamamak olabilir.” Benim dünyam, başkaları için bir kabus değil, sadece onlar için aşılması zor bir sınırdı. Algılarımın sınırları farklıydı; bazı dokular tenime batıyor, bazı ışıklar gözümü kamaştırıyordu. Ama bu, dünyayı daha az ya da eksik deneyimlediğim anlamına gelmiyordu. Benim dünyam, sadece farklı bir pencereden bakıyordu ve o pencerenin içindeki gerçeklik, başkalarınınki kadar gerçekti. Psikolog Temple Grandin’in “Different, not less.” (“Farklıyım ama yetersiz değilim.”) sözü, hissettiklerimi en doğru şekilde ifade ediyor.

Ailem de başlarda ne olduğunu anlamadı. Onlar da herkes gibi önce bunun geçici bir durum olduğunu düşündü. Zamanla bazı şeylerin diğer çocuklardan farklı ilerlediğini fark etmeye başladılar. Annem gece geç saatlere kadar araştırma yaptı. İnternetten makaleler okudu, kitaplar sipariş etti, doktorlara telefon açtı. Bazen bir yazı bulduğunda sabaha kadar okur, bazen de hiçbir şey işine yaramaz gibi hissederdi. O dönemlerin en büyük zorluğu, annemin benim için hissettiği o çaresizlikti. Sonunda bir doktora gitmeye karar verdiler. O güne dair aklımda kalan şey doktorun söyledikleri değil, annemin yüzündeki ifadeydi. Sanki uzun zamandır aradığı bir cevabı bulmuştu ama o cevabın beraberinde yeni sorular getirdiğini de anlamıştı. O gün hayatımıza yeni bir kelime girdi: Otizm. Bu kelime, evimizin duvarlarına sessizce çarptı ve her şeyi değiştirdi.

Başlarda bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Evde bazı şeylerin değiştiğini fark ediyordum ama nedenini anlamıyordum. Annem eskisinden daha çok benimle ilgileniyor, yüzümdeki her çizgiyi okumaya çalışıyordu. Babam ise daha dikkatli davranıyor, bazen beni incittiğini düşündüğü için adımlarını yavaşlatıyordu. Ben sadece kendi hâlimdeydim. Bazı şeylerin bana neden zor geldiğini anlatacak kelimelerim yoktu. Bir sesin neden rahatsız ettiğini, bir değişikliğin neden beni huzursuz ettiğini bilmiyordum. Sadece öyle hissediyordum.

Zamanla akrabalarımız da bazı şeyleri fark etmeye başladı. Ziyaretlerde diğer çocuklar birlikte oynarken ben bazen kenarda dururdum. Yerdeki çakıl taşlarını biriktirir, onları boyutlarına ve renklerine göre sıraya dizerdim. Herkes bunun üzerine kendi fikrini söylerdi. “Kendi hâlinde bir çocuk.” “Biraz daha insan içine çıksa alışır.” “Zamanla geçer.” Kimse kötü niyetli değildi belki. Ama bazen insanlar anlamadıkları şeyleri kendi bildikleri kelimelerle açıklamaya çalışıyor, oysa her açıklama eksik kalıyordu. Annem bu sözleri duyduğunda çoğu zaman cevap vermezdi. Dudaklarını sıkar, derin bir nefes alırdı. Eve döndüğümüzde ise daha fazla araştırır, daha fazla öğrenmeye çalışırdı. Onun bu çabası, benim için sessiz bir sevgi gösterisiydi.

Babam ise duygularını pek göstermezdi. O, sevgisini bir bakışta, omuzlarıma koyduğu bir elde saklardı. Ama zamanla onun da değiştiğini fark ettim. Önceden sadece yaptığım şeylere bakarken, artık neden yaptığımı anlamaya çalışıyordu. Bir gün, bir oyuncağımı kırıp ağladığımda beni azarlamak yerine yanıma oturup, “Neden bu kadar üzülüyor olabilirsin?” diye kendi kendine fısıldadı. O an, aramızda kelimeler olmadan da bir bağ kurulabileceğini fark ettim.

Doktorlara gidip geldik. Seans seans terapiye başladım. Terapist Nihal Hanım, beni bir problem olarak değil, bir insan olarak gördü. Onun odasında kelimelerle, çizimlerle ve oyunlarla dünyamın dışına bir yol bulmaya çalıştım. İlk aylar çok zordu. Ağladım, sinirlendim, kaçmak istedim. Ama Nihal Hanım sabırlıydı. “İlerleme düz bir çizgide olmaz.” derdi. “Bazen iki adım ileri, bir adım geri. Ama önemli olan durmamak.”

Okula başladığım zaman annemin en büyük korkularından biri, orada nasıl karşılanacağımdı. Ben ise okulun ne anlama geldiğini tam bilmiyordum. Her sabah aynı binaya gidiyor, aynı sıraya oturuyor, etrafımdaki çocukları izliyordum. Önce izlemek, sonra anlamak… Bu benim sıralamamdı. Öğretmenim ilk zamanlarda beni anlamakta zorlandı. Sessiz bir çocuktum. Sorulara hemen cevap vermiyor, bazı etkinliklere katılmakta zorlanıyordum. Zamanla beni değiştirmeye çalışmak yerine anlamaya çalıştı. Bir gün sınıfta kitap okuma etkinliği vardı. Sıra bana geldiğinde herkes bana baktı. Kelimeler önümdeydi ama onları sesli söylemek sandığınız kadar kolay değildi. Öğretmenim acele etmedi. “Sorun değil, bekleyebiliriz.” dedi. O iki kelimeyi hiç unutmadım. Bana kimsenin aynı hızda yürümek zorunda olmadığını gösterdi.

Bir gün yanıma Ali adında bir çocuk geldi. Elindeki arabayı bana uzattı ve hiçbir şey söylemeden yanıma oturdu. Benden konuşmamı beklemedi. Beni değiştirmeye çalışmadı. Yalnızca yanımda kaldı. Ali ile aramızda kelimeler yoktu, buna rağmen gerçek bir dostluk vardı. Onunla yan yana oturup sadece arabanın tekerleklerini çevirmek bile benim için yeterdi. O an, sessizliğimizin bir eksiklik değil, paylaşılan bir ortak dil olduğunu fark ettim. Ali benim en iyi arkadaşım oldu. Daha sonra diğer çocuklara da benimle nasıl vakit geçirebileceklerini öğretti. “Ona bağırmanıza gerek yok.” dedi sınıf arkadaşlarına. “Sadece yanında olun yeter.”

Lise yılları, çocukluktan daha karmaşıktı. Ergenlik sancıları, yeni ilgi alanları ve sosyal gruplar… Hepsi birer meydan okumaydı. Bazen kelimeleri cümlelere dökememek, içimdeki fırtınaları dışa vuramamak beni daha da içime kapatırdı. Bütün bu yaşananlara rağmen sonunda kendimi en iyi ifade edebildiğim yeri bulmuştum. O yer, benim için her zaman bir sığınak olan müzikti.

Piyano tuşlarına bastığımda, kelimelerin ifade edemediği her şeyi söyleyebilirdim. Bir gün, lisenin son yılında, okulun büyük bir müzik konseri vardı. Sahneye çıktığımda salonun gürültüsü bir an için beni sarsıp geçti. Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Babamın, annemin ve Ali’nin o gece salonda beni izlediğini biliyordum. Öğretmenimin ilk gün söylediği, “Sorun değil, bekleyebiliriz.” sözleri aklımda yankılandı. Parmaklarım tuşlara dokunduğunda etraftaki tüm gürültü sustu. Geriye sadece müziğim kaldı. O gece notalarla kendi dünyamın kapılarını açtım. İnsanlara, benim penceremden baktıklarında dünyanın ne kadar farklı ve bir o kadar da güzel görünebileceğini gösterdim.

Üniversite yılları da sandığınız kadar kolay olmadı. Yeni bir şehir, yeni insanlar, yeni bir düzen… İlk başlarda bunların hepsi bunaltıcı geliyordu. Ancak artık biliyordum ki kendi ihtiyaçlarımı tanıdığım sürece her yerde kendime bir yol bulabilirdim. Bu nedenle kendime bir düzen oluşturdum. Her gün aynı saatte kalkmak, kendi rutinimi korumak, ihtiyaç duyduğumda yalnız kalabilmek… Çünkü bunlar benim için bir zayıflık değil, kendimi tanımanın ve güçlü kalmanın bir yoluydu.

Hayatın her zaman kolay akmayacağını biliyordum. Artık bu farklılıklarla nasıl yan yana yürüyeceğimi, kendi ritmimi nasıl koruyacağımı öğrendim. Asıl meselenin mükemmel olmak değil; kendi dünyamla dış dünya arasında ince ama sağlam bir köprü kurabilmek olduğunu anladım. Küçük Prens’te de anlatıldığı gibi, “İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez.”

Bazen bir insanı gerçekten tanımak için sadece ona bakmak yetmez; onu anlamaya çalışmak gerekir. Her insanın içinde, dışarıdan görünmeyen bir dünya vardır. Otizmli bireyler de zaman zaman sadece dışarıdan görünen davranışlarıyla değerlendirilir. Onların da kendilerine özgü düşünceleri, duyguları, yetenekleri ve hayata bakışları vardır. Onları tanımak için önyargılardan uzaklaşıp sevgiyle ve empatiyle yaklaşmak gerekir. Farklılıklar insanları birbirinden ayıran değil, dünyayı daha anlamlı kılan özelliklerdir. Önemli olan, her bireyin kendi dünyasıyla değerli olduğunu görebilmektir.

ETİKETLER: , ,
Merhaba, ben Ece Nur Gürlü. Sarıgazi Anadolu Lisesi 12. sınıftan mezun oldum. Bu yıl, Allah nasip ederse üniversite eğitimime başlayacağım. Şiir yazmaya ve edebiyata olan merakım 10. sınıfta başladı; aslında öncesinde de edebiyatı çok severdim. Ancak, bir öğretmenimin ilk tanıştığımızda kendimizi tanıtmamız amacıyla herhangi bir konuda şiir, düzyazı veya kompozisyon yazdırması ve sonrasında bunu yorumlamasıyla yeteneğimi fark ettim. Üç yıldır şiir yazıyorum; hem il hem de ilçe genelinde düzenlenen çeşitli yarışmalarda dereceler aldım.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.