SESSİZ ÇIĞLIK
Soldunuz siz de değil mi?
Cevap gelmeyeceğini bile bile sardunyalara soru sordu. Bir ses bekledi.
— Çiçekler dile gelecek değil ya.
diye kendi düşüncesine karşılık verdi ve konuşmaya devam etti.
— Suyunuzu veriyorum; gün ışığınızı da Allah veriyor, daha size ne lazım ki?
diye balkondaki sallanan ahşap berjerinden çiçeklere sitem etmeye devam etti.
—Yeriniz dünyada olabilecek en güzel yerlerden biri; arkanızda sağlam balkon duvarı, sağ tarafınızda güneşin sıcacık yüzü, ön tarafınızda ise Haremin sırtlarından İstanbul’un manzarası. Manzaranın âlâsı burada, manzaraya bakarken yalnız değilsiniz de. Yanınızda size yarenlik edecek türlerinizden çeşitler de mevcut.
Yaşadığı hayatın yalnızlığının bütün sitemini çiçeklere aktarırken elinde buz gibi olmuş ince belli çay bardağını masanın üstüne bıraktı.
— Hanım hanım, şu bardağa bir sıcak çay katıver
diyesi geldi.
Yutkundu, yutkundu. Hava hafif hafif çiseliyor. Çiçek açan erik ağaçlarının çiçekleri susuzluğunu gideriyordu. Bulutlu gökyüzünde gezinen bir kuş sürüsü takıldı gözüne.
— Onlar da yalnız değil.
dedi.
Sesler duymaya başladı. Sessizliklerin içinde sesler beliriverdi. Aradığı sesi bulmuştu bulmasına ama onu mutlu etmemişti. Üst kattaki çiftin günlük rutinleri başlayıvermişti.
— Bunlar da can sıkıntısından bağırışıyorlar herhalde, akşam saç saça baş başa girerler, sabah olunca kol kola apartmandan çıkarlar. Bunların evlilikleri de yeni moda türlerden…
Oturduğu yerden doğruldu, yukarıdan gelen karı kocanın seslerini dinlememek için televizyona yöneldi.
— Sen biraz tıngırda, evin havası değişsin,
diye türkü kanalı buldu.
Çalan şarkıyı duyunca:
— Şansa bak, çala çala Mihriban çalmasın mı? Bugün her şey bir anda üstüme üstüme mi geliyor?
Bulgar göçmeni olan Mihriban belirivermişti gözlerinin önünde.
— Sarı saçlarını deli gönlüme bağlamışsın, çözülmüyor Mihriban
çalan şarkıya eşlik etti. Hem ağladı hem söyledi.
— Çayın altını kapatıp tansiyon ilacımı almamın vakti geldi,
dedi. Bir yudum su ile ilacı yutuverdi. Tekrar ahşap berjerindeki yerini almıştı.
Hava kararmış, yağmur hızlanmıştı. Sesler kesilmiş, televizyondaki türkü sözlerine yağmurun sesi eşlik eder olmuştu. Ağırlaşan göz kapaklarını yavaş yavaş açıp kapıyor,
— Çekip gitmeli artık, hızlıca çekip gitmeli…
diyordu.
…
Yolun sonundaki tepedeydi; karanlık olabildiğince her yeri kaplamış, börtü böceğin sesi kesilmiş, yıldızlar ve ay da evlerinden dışarı çıkmamıştı. Denizin mavisi kararmış, gökyüzünün karanlığı ile birleşip zifiri karanlık oluvermişti.
Çok yüksek…
Çok sessiz…
Çok yalnız…
Yapayalnız…
Kollarını açtı. Kabardı, kabardı, kanatlandı ve kendini rüzgâra bıraktı. Karanlıkla buluştu
…
Din don din don…
Birden olduğu yerden sıçradı. Zilin sesine doğru hızlıca yürüdü.
— Hakkı amca, ekmek ister misin?
…..
Reyhan Şahin’in “Sessiz Çığlık” hikayesi, yalnızlığın o insana duvarlarla, çiçeklerle konuşturacak kadar ağır yükünü çok samimi ve “bizden” bir yerden anlatmış; hani Hakkı Amca’nın sardunyalara sitem etmesi, soğumuş çay bardağına bakıp bir “hanım” sesi özlemesi insanın burnunun direğini sızlatıyor. Hikayedeki o gündelik detaylar —tansiyon ilacı, çalan Mihriban türküsü, üst kattaki gürültücü komşular— karakteri öyle ete kemiğe büründürmüş ki, sanki yan binadaki o yalnız ihtiyarın evine misafir olmuşuz gibi hissediyoruz; özellikle rüya ile gerçek arasındaki o uçurumdan düşme sahnesi yalnızlığın insanı nasıl bir boşluğa sürüklediğini çok güçlü bir imgeyle vermiş. Ama bir yandan da hikaye biraz fazla “tanıdık” bir hüzün üzerine kurulu; hani yalnız yaşayan, geçmişe özlem duyan yaşlı adam figürü edebiyatımızda çokça işlendiği için sonu biraz tahmin edilebilir kalmış. Bir de o dramatik “rüzgara kendini bırakma” sahnesinden bir kapı ziliyle fırlayıp çıkması, hikayenin o derin hüznünü bir anda fazla hızlı bir şekilde dağıtıyor; sanki o büyük varoluşsal sancı, bir ekmek sorusuyla çok çabuk son buluyormuş gibi bir his bırakıyor. Yine de o sessizliği ve kimsesizliği bu kadar duru bir dille hissettirmesi hikayeyi çok kıymetli kılıyor.