20 Nisan 2026, 16:30:15
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 14°C
Açık
Afyon
14°C
Açık
Sal 17°C
Çar 18°C
Per 6°C
Cum 11°C

FOLKESTONE KÜTÜPHANESİ – BİRİNCİ BÖLÜM

FOLKESTONE KÜTÜPHANESİ – BİRİNCİ BÖLÜM
3 Mart 2026 18:48
171
A+
A-

SESSİZLİĞİN BEKÇİSİ

 

17 Aralık 1946 — Folkestone

 

Deniz o sabah kurşuni bir örtü gibi şehrin kıyılarına serilmişti. Ufuk çizgisi silinmiş, gökyüzü ile su birbirine karışmıştı. Rüzgâr, Manş kıyılarından kopup gelen tuzlu soğuğu Folkestone’un dar sokaklarına sürüklüyordu. Kasabanın biraz dışında, zamana direnmiş taş bir yapı yükselirdi: Folkestone Kütüphanesi. Tünelin açılmasından önceki dünyanın sessiz bir yadigârıydı bu bina. Sarmaşıkların sardığı duvarları, yıllardır fısıltıdan daha yüksek ses duymamış gibiydi. Saat tam sekizde ağır demir anahtar kilide girdi. Klik… Aloric Rune Grey bu sesi her sabah aynı dikkatle dinlerdi. Onun için bu yalnızca bir kapının açılışı değildi; hâlâ hayatta olduğunun kanıtıydı. Uzun boylu, solgun yüzlü bir adamdı Aloric. Gözlerinin altına yerleşmiş gölgeler, uykusuz gecelerin değil geride bırakılmamış anıların iziydi. O bir kütüphaneciydi. Ama gerçekte yaptığı şey, unutulmuş hayatların nöbetini tutmaktı. Çünkü bazı hikâyeler okunmadığında ölürdü. Ve Aloric, ölümlerden yeterince görmüştü. Eve gitmezdi. Gidecek bir evi kalmamıştı. Annesi Catherine Grey’in yumuşak sesi, babası Edmund Grey’in güven veren adımları ve küçük kız kardeşi Lillian’ın merdiven boşluklarını dolduran neşesi… Hepsi yıllar önce, karanlık bir denizin içinde kaybolmuştu. Gemi kazası dediler, kader dediler… Ama deniz bazen yalnızca almazdı saklardı da. Aloric o günden sonra sessizliği ve yalnızlığı seçmişti. Yalnızlığını paylaştığı tek canlı vardı: Vesper. Kömür kadar siyah tüyleri olan bu kedi, sanki gecenin içinden kopup gelmişti. Öyle sessiz yürürdü ki bazen Aloric dönüp bakana kadar onun varlığından habersiz olurdu. Günleri birbirinin aynısıydı. Sabah kapıları açar, rafları düzenler, kitapların tozunu alırdı. Nadiren gelen okuyuculara kısa bir baş selamı verir, sonra yeniden kendi sessizliğine çekilirdi. Fakat Aloric için gerçek zaman, kütüphane kapandıktan sonra başlardı. Saat altıya doğru kapıyı kilitlediğinde dünya dışarıda kalırdı. O akşam da öyle yaptı. Mumunu yaktı, titrek alev, rafların arasına uzun gölgeler düşürdü. Eski şişeden bir kadeh şarap doldurdu. Yıllanmış şarabın kokusu, kâğıt ve ahşabın ağır kokusuna karıştı. Tam oturacakken gökyüzü yarıldı. Gök gürültüsü taş duvarları titretti. Aloric başını kaldırdı. “Vesper?” Cevap gelmedi. Normalde kedi çoktan ayaklarının dibine kıvrılmış olurdu. Bir gürültü daha. Camlar zangırdadı. Rüzgâr bu kez daha öfkeliydi. Aloric ayağa kalktı. “Vesper,” diye tekrarladı, sesi bu kez daha alçaktı. Kütüphane büyüktü. Gereğinden fazla büyük. Bazı koridorlarına haftalarca uğramadığı olurdu. Bazen binanın kendi başına nefes aldığını düşünürdü; geceleri genişleyen, yaşayan bir organizma gibi. Elindeki mumu kaldırarak rafların arasına yürüdü. Alev uzadı. Karanlık geri çekilmek yerine yaklaşmış gibiydi. Dakikalar sonra, en yüksek raflardan birinin üzerinde iki soluk yeşil göz parladı. Aloric’in göğsü gevşedi. “Oradasın…” Yakındaki eski sehpayı çekti. Tahta ayaklar zeminde sürtünürken çıkan ses, kütüphanenin kubbelerinde yankılandı. Sehpanın üzerine çıktı. Tam uzanmıştı ki raf hafifçe sallandı. Aloric dondu. Bu bina yüz yılı devirmişti ama hiç böyle bir titreşim hissetmemişti. Vesper’ı dikkatlice alıp yere bıraktı. Kedi tek bir ses çıkarmadan gölgelerin arasına süzüldü. Fakat Aloric’in dikkati artık raftaydı. Bir şey yanlıştı. Kitapları yavaşça itti, ardında bir boşluk belirdi. Ve o boşluğun içinde tozla kaplı dar bir kapı vardı. Aloric’in kalbi hızlandı. On yıldır bu kütüphanedeydi. Böyle bir kapıyı nasıl hiç fark etmemişti? Kapıyı itti. Menteşelerden yükselen inilti, uykusu bölünen yaşlı birinin homurtusu gibiydi. İçerisi zifiri karanlıktı, taş merdivenler aşağı doğru uzanıyordu. Hava aniden değişmişti daha soğuk, daha ağır ve çürümeye yüz tutmuş bir kokuyla doluydu. Geri dönmeliydi. Fakat bazı kapılar vardır ki insanlar onları kapatamaz. İndi. Her adımda geçmiş biraz daha yaklaşıyor gibiydi. Merdiven bittiğinde kemerli bir mahzen kapısının önünde durdu. Kapıyı araladığında mum alevi şiddetle titredi. Sanki içeride görünmeyen bir şey hareket etmişti. Mahzen beklediğinden büyüktü. Duvarlar boyunca uzanan raflar vardı; ancak bunlar yukarıdakilere benzemiyordu. Bu kitaplar daha eskiydi. Bazıları zincirlenmişti, bazıları mühürlüydü; bazılarıysa hiç açılmaması gerekiyormuş gibi derilere sarılmıştı. Aloric’in nefesi buhar gibi yükseldi. Sonra onu gördü; taş bir masanın üzerinde duran bir defter. Üzeri eski fok derisiyle kaplıydı. Çatlamış yüzeyine rağmen tuhaf bir şekilde sağlam görünüyordu. Deftere yaklaştı. Ve kalbi bir an duracak gibi oldu. Kapağında kabartma bir arma vardı. Grey ailesinin arması. Parmakları titredi. “Bu… nasıl mümkün olabilir?” Tam defteri açacakken durdu. Çünkü mahzende yalnız değildi. Arkasında… çok hafif bir ayak sesi duyuldu. Aynı anda, yukarıda kütüphanenin derinliklerinden bir yerden bir kitap sertçe yere düştü. Sessizlik geri geldiğinde artık eskisi gibi değildi. Sanki kütüphane uyanmıştı. Ve Aloric Rune Grey henüz neyi uyandırdığını bilmiyordu.

 

Folkestone Kütüphanesi’nin mahzenindeki o buz gibi sessizlik, Aloric’in ensesinde hissettiği nefesle bozuldu. Arkasındaki varlık hem çok uzak hem de tenine değecek kadar yakın hissettiriyordu. Elindeki mumun alevi, Aloric’in titreyen parmaklarıyla birlikte duvarda devasa, çarpık gölgeler dans ettiriyordu. Aloric yavaşça arkasına döndü, ancak mahzenin zifiri karanlığından başka bir şey göremedi. Yine de o ses… Lillian’ın çocukken çıkardığı o neşeli ama artık keder yüklü hışırtıya ne kadar da benziyordu. Masanın üzerindeki fok derisi kaplı defter, sanki Aloric’in dokunuşuyla birlikte hafif bir ısı yaymaya başladı. Kapaktaki aile arması, tozun altında donuk bir ışıkla parlıyordu. Onca yıl denizlerin yuttuğunu sandığı her şey, şimdi bu rutubetli mahzende karşısında duruyordu. Aloric, “Kim var orada?” diye fısıldadı. Sesi, zincirlenmiş kitapların arasında yankılanıp kayboldu. Cevap yerine, yukarıdaki kütüphaneden bir başka kitabın daha yere düşme sesi geldi. Küt…. Bu ses, rastgele bir düşüşten ziyade, birinin onu yukarı çağırma biçimi gibiydi. Aloric, defteri göğsüne bastırarak merdivenlere yöneldi. Ancak her adımında mahzenin tavanındaki kemerlerin daraldığını, taşların nefes alıp verdiğini hissetti. Kütüphane artık sessiz bir bina değil, karnında bir sırrı saklayan devasa bir canlıydı.

“Deniz yalnızca almazdı, saklardı da…”.

Yukarı çıktığında Vesper’ı gördü. Kedi, az önce yere düşen kitabın başında durmuş, tüyleri dikilmiş bir halde boşluğa bakıyordu. Yerdeki kitap açıktı. Sayfalar, rüzgâr olmamasına rağmen kendi kendine hızla çevriliyor, ta ki 17 Aralık 1926 tarihli bir gazete kupüründe durana kadar. Bu, ailesinin kaybolduğu kazadan tam yirmi yıl öncesinin tarihiydi. Aloric defterin ilk sayfasını araladı. Sayfada babası Edmund Grey’in el yazısıyla tek bir cümle yazılıydı:

“Kütüphane binalardan oluşmaz Aloric, o hafızanın sığınağıdır; ancak bazı anılar zincirlenmeyi hak eder.”.

Tam o anda, kütüphanenin devasa pencerelerinden içeri sızan ay ışığı, rafların arasında bir silüet oluşturdu. Uzun boylu, solgun ve Aloric’in aynadaki yansımasına ürkütücü derecede benzeyen bir figür… Ama bu figürün ayak bastığı yerlerde toz havalanmıyor, sadece bıraktığı ıslak izler kalıyordu. Aloric, elindeki mumu sıkıca kavrayarak yere eğildi. Ay ışığının parıltısı altında, zemindeki ıslak izler taze birer yara gibi duruyordu. Su, sıradan bir yağmur suyu değildi; kütüphanenin o eski, tozlu kokusunu bastıran keskin bir tuz ve yosun kokusu yayıyordu. Sanki deniz, kütüphanenin içine sızmaya karar vermişti.

Islak İzlerin Peşinde

Vesper, kütüphanenin en karanlık köşesine, normalde hiç gidilmeyen “Yasaklı Haritalar” bölümüne doğru tıslayarak geri çekildi. Aloric, titreyen mum aleviyle izleri takip etmeye başladı. Ayak izleri, devasa bir meşe rafın önünde aniden kesiliyordu. Ancak bir gariplik vardı; izler rafın önünde durmamış, sanki rafın içinden geçmişti. Aloric elini rafın kenarına koyduğunda, odun dokusunun buz gibi olduğunu ve parmaklarının arasında deniz tuzu tanecikleri kaldığını fark etti. Bir mekanizma ararken, rafa yaslanmış olan kalın, deri ciltli bir kitabın -“Unutulmuş Kıyılar”- hafifçe öne çıktığını gördü. Kitabı çektiği anda, kütüphanenin o devasa sessizliği, derinlerden gelen metalik bir gıcırtıyla bölündü. Raf, bir kapı gibi içeri doğru açıldı. Açılan gizli geçit, Aloric’i daha önce hiç görmediği, dairesel bir odaya çıkardı. Burası kütüphanenin kalbi gibiydi ama yukarıdaki düzenli raflardan çok farklıydı. Duvarlar boydan boya kararmış aynalarla kaplıydı. Mum alevi bu aynalarda kırılıyor, Aloric’in yüzlerce silüetini karanlığın içinde çoğaltıyordu. Odanın ortasındaki masanın üzerinde, kütüphane kayıtlarında asla yer almayan nesneler duruyordu: paslanmış bir gemi pusulası, ıslanmış ve kurumuş çocuk ayakkabıları ve Lillian’ın en sevdiği bez bebeği. Aloric bebeğe doğru uzandığında, odadaki aynalar aynı anda titremeye başladı. Aynaların içindeki yansımalar, Aloric’ten bağımsız hareket ediyordu. Kendi yansıması, ona arkasını dönüp karanlık bir suyun içine doğru yürümeye başladı. Tam o sırada, odanın köşesindeki en büyük aynanın içinden boğuk bir ses yükseldi. Bir fısıltı değil, suyun altından geliyormuş gibi derinden gelen bir çağrı: “Geldin Aloric… Ama yalnız gelmedin.” Aloric arkasına döndüğünde, az önce girdiği gizli kapının kapandığını ve üzerinde ıslak el izlerinin belirdiğini gördü. Kapı artık dışarıdan değil, içeriden kilitlenmişti. Mahzende bulduğu o fok derisi defter, Aloric’in koltuğunun altında aniden ısınmaya başladı, sanki içindeki mürekkep taze kana dönüşüyordu.

 

Aloric defterin ısındığını ve mürekkebin kan kırmızı renkte aktığını görünce onu masaya hızla bıraktı. Fok derisi defter kana bulanmış, üzerindeki Grey ailesinin arması ısıdan defterin kapağını yakmaya başlamıştı. Akan kan -ki kan olduğundan artık emindi- masadaki diğer nesnelere doğru ilerlemeye başladı. Sanki onlara hayat vermek ister gibi acele ediyor, hızla yayılıyordu. Kanın bir kısmı masada dağılırken diğer kısmı yere damlamaya başladı.

 

Şıp şıp…

Aloric odadaki kilitli kapının altından bir süredir sızmaya devam eden deniz suyunu, kanın masadan damlayan sesiyle farketti. İki su karışıyor odaya yosun, deniz, tuz ve kan kokusu yayılıyordu. Bu koku ve yaşadığı korku, başını döndürmeye başlamıştı. Gözleri karardı ve ayakları yerden kesildi. Bayılmadan önce gördüğü son görüntü kendi silüetinin aynaların içinde kaybolması olmuştu.

Gözlerini açtığında kendini, ailesi ölmeden önceki bir hafta önce, masada yemek yerlerken buldu. Aynalı oda yemek odasına, ortadaki masa ailecek bir araya geldikleri yemek masasına dönüşmüştü sanki. Önce emin olamadı ama dikkatli baktığında masanın kesinlikle o masa olduğunu farketti. Folkestone Kütüphanesi, ölen ailesini kalbinde yaşatmayı nasıl başarmıştı bir türlü anlam veremiyordu. Masanın üzerindeki nesneler ailenin oturduğu sandalye düzenindeydi. Lilian’ın bebeğinin olduğu yerde Lilian oturuyor, neşeli kıkırdamaları, kahkaha atmak isteyip de gürültü yapmamak için çıkarılan kısık ve içten seslere dönüşüyordu. Edmund Grey’in oturduğu sandalyedeki gözlük, babasının yakını görmek için yıllardır taktığı o gözlüktü. Catherine Grey’in ise çok sevdiği gümüş tokası artık masada değil saçındaydı. Catherine heyecanla beraber çıkacakları gemi yolculuğu hakkında bilgi vermeye çalışıyordu.  Lilian her zamanki gibi çok sevdiği bebeği ile konuşuyor sözde ona yemek yedirmeye çalışıyordu. Babası ise yemeğinde bitirmiş, gazetesi ile ilgilenirken Aloric’i göz ucuyla seyrediyordu.

Aloric gemi biletleri ona danışılmadan alındığı için bozulmuştu. Ayrıca bir önceki yolculukta gemi yolculuğundan nefret etmiş, bir daha gitme fikri onu iyice germişti. Evde kendini birkaç hafta idare edebilirdi. Annesi ne kadar ikna etmeye çalışsa da gitmemeye kararlıydı. Masada annesinin heyecanlı ve gür sesi, Lilian’ın neşeli kıkırdamaları, babasının gazete sayfalarını çevirme gürültüsü birbirine karıştı. Başında dayanılmaz bir ağrı başlamıştı. Başını ellerinin arasına aldı ve gözlerini kapadı. Yine gözleri kararmış ve sanki bir uçurumdan düşüyormuş gibi kendini boşlukta hissetti.

Gözlerini açtığında yine o odadaydı. Kanla deniz suyunun birbirine karıştığı ağır koku adeta nefesini kesiyordu. Nemli duvarların arasında, zaman sanki donmuştu. Karşısında yine kendi siluetine tıpatıp benzeyen biri duruyordu.

Korkudan kalbi gırtlağında atıyor, bedeni istemsizce titriyordu. Güçlükle konuşabildi: Kimdi bu? Burada ne işi vardı? En ürkütücüsü… neden kendisine bu kadar benziyordu?

Karşısındaki kişi, tereddütsüz konuştu. Aloric’in kendisiydi.

Bu odaya, duvardaki ayna sayesinde gelmişti. Ancak bu sıradan bir ayna değildi. Geçmişle gelecek arasında geçit açan, zamanı bükebilen bir araçtı. Aloric, uzun zamandır bu ayna üzerinde çalışıyordu. Tek bir amacı vardı: Gemi kazasında kaybettiği ailesini geri getirebilmek.

Defalarca denemişti ama bir türlü kazanın öncesine ulaşamamıştı. Zaman, ona hep yarım kalmış bir ihtimal sunuyordu. En son yalnızca gemiye kadar geri gidebilmişti. Bir umutla ailesiyle birlikte o gemiye binmişti. Fakat kader değişmemişti. Gemi batmış, Aloric hayatta kalan tek kişi olmuştu.

Aynayı da kendisi getirmişti. Olası bir terslikte zarar görmesin diye bırakmıştı.

Tüm bunları duyduktan sonra Aloric ne hissedeceğini bilemedi. Zihni karmakarışıktı. Odanın zeminindeki ıslak izler oradan geliyordu, o gecenin kalıntılarıydı.

Gemiden kurtulur kurtulmaz, aynayı sakladığı o karanlık odaya inmişti. Aynada kendisini—şimdiki Aloric’i—gördüğünde, belki yardımı dokunur umuduyla onu zamanın içinden çekip buraya getirmişti.

Aloric, fok derisinden yapılmış defteri sorduğunda ise, gelecekten gelen Aloric derin bir nefes aldı. “Bir sürü deneme yaptım,” dedi. “Hepsi bu defterin içinde.”

Bu defter; kütüphanenin hiç gitmediği daha doğrusu gitmediğin karanlık dehlizlerinde geçen aynayı yapma serüveninin kaydıydı. Her seferinde yapılan hataların, başarısız denemelerin ve başarısız girisimleri kaydının olduğu defter.

Aloric gözünü fok derisi deftere çevirdi. Grey arması artık tanınmayacak halde, kırmızılar içinde eriyip gitmişti. Elinin yanmasına izin vererek defteri aralamaya çalıştı. Sanki kütüphane ruhunu defterle paylaşmış gibi, defter hareketlendi. Aloric’in elinde titriyor; kendi sayfalarını kendisi çeviriyordu. Sayfalar yavaşladı, hareket ve ses kesildi. Yine bir tarih Aloric’in önünde açılmıştı, 17 Aralık 1906. Bu sayfa kitabın sağlam duruşuna rağmen yıpranmıştı. Diğer yapraklar sanki balmumuyla kaplanmış gibi yıllarca eskimeden kalabilmişken, bu yaprak zamanın acımasızlığına uğramıştı. Köşelerdeki sararma ve ortadaki büyük delik bunu kanıtlar nitelikteydi. Aloric önce bir hırıltı duydu, Vesper ona sürtünüyordu. Sonrasında kendi sesinin geldiği yöne baktı. Kendi silüeti gözden uzaklaşmıştı. Artık aynanın içinden bağırıyordu.

“Suyun hafızası vardır.” Aloric ayaklarında ıslaklık hissetti. Deniz köpürerek yükseliyor ve kokusunu salıyordu. Aloric Yüzmekten nefret ederdi. Panik olmaya başladı. Nefes alışverişleri hızlandı, gözleri kararmaya başladı. Su sanki tsunami olmuş ve adeta onu yutuyordu. Tıpkı ailesini yuttuğu gibi… Daha fazla mücadele edemeden bıraktı kendini. Saçlarında, tırnaklarında, derisinde hissediyordu denizin yakıcı tuzunu. Boğazı alevlendi ve kapattı gözlerini tamamen: “Burada ölüyorum.”

Yanağındaki ıslaklık onu kendine getirdi. Ne zaman yattığını bilmediği yerden doğruldu ve Vesper’a baktı. Yüzünü elinin tersiyle silip etrafını inceledi. Kütüphanenin kokusu burnunda yankılandı. Kitaplar, tozlu raflar yerine sadece eski ve gıcırdayan nemli ahşap vardı. Yer sallanıyordu. Deprem mi oluyordu yoksa kendi vücudu mu titriyordu emin değildi. Zeminde her adımında ses çıkartan ahşap, sinirine dokunuyordu. Kapıyı eliyle ittirdi ve karanlık gökyüzüne bakmaya fırsat bulamadan yere düştü. Gerçekten sallanıyordu, ıssız okyanusun ortasında bir gemideydi. Fırtınaya yakalanmıştı bu gemi. Alabora olmaya yakındı. Düştüğü yerden tutunarak kalktı ve sıkıca tutunmaya devam etti. Gözü karanlığa alışınca etrafındaki yaşlı, dişleri çürük, tek gözü bantlı olan adamlara baktı. Birbirlerine girmiş kavga ediyorlardı. Aloric bağrışmalara kulak kabarttı. “Gemide kadın bulunmaz. Kötü alamete işarettir. Onu okyanusa atmalıyız!” Şapkasını çıkartıp yere tükürdü adamlardan biri. Diğerleri de aynı hareketi yaptığında Aloric kaşlarını çattı. İki el ateş sesi duyuldu güverteden. Herkes oraya döndüğünde, kaptan olduğunu tahmin ettiği tek bacağı tahtadan olan adam elini tuttuğu kızı mürettebatın ortasına fırlattı. “Atın denize o zaman! Ama ruhu sizi lanetlerse bende sizi okyanusun en derinine gömerim!” Kızın acıyla ağlamaları dışında başka ses duyulmuyordu. Aloric gücünü toplayıp kıza doğru yürüdü. Yanına eğildi ve onu kaldırmak için elini tuttu. Etrafındaki adamlara bağırmadan önce derin bir nefes almıştı ki kızın yüzünü gördü. Gözleri şaşkınlıktan açılmış, dili anında kurumuştu. Denizin zalim sesi kulaklarında çınladı. “Lilian?” Zorla fısıldayabildi. Kız kardeşini karşısında canlı görmek, kütüphanedeki aynalı oda kadar gizemliydi. Lilian’a aşırı benzeyen kız ayağa kalktı ve oyuncak bebeğinin kolunu iyice sıktı. Gözleri sulu, sesi boğuk bir şekilde kimsenin anlamadığı bir dilde bağırmaya başladı. Kızın sesi yükseldikçe okyanus hiddetleniyor, gemiyi aşağıya çekiyordu. Tiz bir miyavlamayla Vesper, Aloric’in üstüne atladı. Şimşekler ağırlaşıp yeryüzüyle buluştuğunda kardeşi olduğunu düşündüğü kız, Aloric’e baktı. “Burası senin zamanın değil. Senin zamanın, zincirlenmiş anılarda saklı.” Aloric yine boğulduğunu hissetti. Ayakları ıslandı ve su boğazına doldu. Nefesi kesilmeden hemen önce Lilian’ın şefkatle gülümseyen yüzüne baktı ve etraf onun için bir kere daha karardı.

 

Aloric’in etrafındaki karanlık bir süre dağılmadı. Boğazına dolan su çekilmişti ama nefesi hâlâ deniz tuzuyla yanıyordu. Gözlerini açtığında yine mahzendeydi. Aynalarla çevrili o dairesel odada fakat bu kez su yoktu. Zemin kuruydu ama ıslaklık hissi geçmemişti. Aynaların hiçbiri onu göstermiyordu. Her birinde farklı bir an vardı. Birinde annesi gemi biletlerini masaya bırakıyordu, birinde babası gazetesini indirip ona sertçe bakıyordu birinde Lilian bebeğini suya düşürmüş, ağlıyordu. En ortadaki aynada ise sadece deniz vardı. Durgun, bekleyen. Fok derisi defter yerde açıktı. 17 Aralık 1906 yazısı silinmiş, yerine tek kelime kalmıştı:“Eşik.” Aloric ayağa kalktı. Aynalardan birine yaklaştı. İçindeki görüntü hareket etti ama o hareket etmemişti. Yansıması masadan kalkmadı, orada oturmaya devam etti. Demek ki bir yerde hâlâ o masadaydı, demek ki bir yerde hiç gitmemişti. Vesper aynaların arasında dolaşıyor, bazen bir yüzeye bakıp kuyruğunu kabartıyor, bazen boş bir noktaya uzun uzun dikiliyordu. Sonra en ortadaki deniz görüntüsünün önünde durdu. Ayna dalgalandı. Deniz yüzeyi camın arkasında değil, camın içindeydi. Aloric yaklaştığında yüzeyde bir siluet belirdi. Küçük bir kız elinde oyuncak bebek. Yüzü net değildi ama gözleri tanıdıktı. Lilian mıydı? Yoksa hatırlamak istediği hali mi? “Suyun hafızası vardır,” diye yankılandı bir ses. Bu kez aynadan değil, duvarların içinden geliyordu. “Ve hafıza silmez, saklar ama geri vermez.” Aloric aynaya dokundu bu kez içine çekilmedi, yüzey sertti ama parmaklarının altında nabız gibi atan bir titreşim vardı. Sanki aynanın arkasında bir kalp atıyordu. Defterin sayfaları kendiliğinden kapanmaya başladı. Tak, tak tak…

Son sayfa kapanırken mürekkep bir cümle daha bıraktı: “Zaman kırılmaz, yalnızca tekrar eder.” O anda aynalardaki bütün görüntüler aynı ana döndü. Yemek masası, biletler, tartışma ve Aloric’in “Gelmem.” deyişi. Ama bu kez görüntüde bir fark vardı. Masadaki boş sandalyede biri daha oturuyordu. Uzun boylu, solgun yüzlü. Ve gözleri doğrudan aynanın içinden ona bakıyordu. Aloric geriye bir adım attı. Mahzenin taş duvarları hafifçe nemlenmeye başladı. Yukarıdan, kütüphanenin içinden bir kitap daha düştü. Aynadaki deniz yüzeyi çatladı ama kırılmadı ve Aloric ilk kez şunu fark etti: Aynanın içindeki tek kişi ailesi değildi. Kütüphane de oradaydı ve belki de hiçbir zaman yalnızca bir bina olmamıştı. Vesper yavaşça miyavladı. Işık söndü ama karanlık tamamen gelmedi. Sanki biri… hâlâ okumaya devam ediyordu.

 

NOT: BU HİKAYE KOR DERGİ YAZARLARI TARAFINDAN ORTAKLAŞA YAZILMIŞTIR.

KATILIMCILAR:

BURAK TANRIKULU

MUSTAFA ERDURMUŞ

ELİF ÇEPEL

HANİFE SEVER

HİLAL MİRAY DEMİREL

YAĞMUR ZEYTİNÖZÜ

 

FİKİR - EDEBİYAT - KÜLTÜR - SANAT "EDEBİYATA KOR DÜŞTÜ."
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.