AKILLI TELEFONA AKIL VERENLER
Sait Efendi, emekli bir ilkokul öğretmeniydi. Kırk yıl boyunca birinci sınıflara okuma yazma öğretmiş; “a” harfinin karnına bir nokta, “k” harfinin bacağına bir çengel atmayı kafaya takmış nesiller yetiştirmişti. Emekli olunca hayatı bir anda sessizliğe bürünmüştü. Ta ki çocukları ona bir “akıllı telefon” hediye edene kadar.
Telefonun kutusunu açtığında yüzündeki ifade, ilk defa karne alan bir çocuğunki gibiydi: bir heyecan, bir korku… Cihazı eline aldı, üzerindeki camı nasıl tutacağını bilemedi. Yanında gelen kılavuzu okumaya kalktı, kılavuz İngilizceydi. “Yahu,” dedi Sait Efendi, “bize bir harf öğretirken ‘a’ de, ‘A’ de diye kılı kırk yarardık. Bu kadar lüzumsuzluğu bir araya getirmişler, bir de ‘akıllı’ diyorlar.”
Neyse ki komşusunun oğlu Murat, “teknoloji gurusu”ydu. Sait Efendi’yi evire çevire dinledikten sonra, “Abi,” dedi, “sorun değil. Senin için her şeyi ayarlayacağım. Sadece şifreni, parmak izini, yüz tanımayı ve güvenlik sorularını belirleyelim de kimse giremesin.”
Sait Efendi’nin aklı karıştı: “Evladım, ben zaten kimsenin girmesini istemiyorum bu telefona. Ben sadece çocukları arayacağım, bazen de maç sonuçlarına bakacağım.”
Murat gülümsedi: “Ama Sait Amca, bu çağın gereği. Bak, şifreni ne yapalım? En az sekiz karakter; bir büyük harf, bir küçük harf, bir rakam, bir noktalama işareti ve ruh halini yansıtan bir emoji olmalı.”
Sait Efendi, kafası karışmış bir halde, “Peki,” dedi, “şifrem şu olsun: ‘BenBuTelefonuNedenAldim1?’ ”
Murat, “Olmaz amca, bu çok uzun. Hem emoji yok.” diye itiraz etti.
Sonunda; Sait Efendi’nin 1978’de evlendiği tarih, eşinin doğum günü ve yanına bir kalp emojisi konularak şifre belirlendi. Sait Efendi, “Eşimin ruhu duyacak da gururlanacak…” diye mırıldandı.
Telefon hazırdı. Ama Sait Efendi için asıl macera şimdi başlıyordu. Bir gün ekranda “SİSTEM GÜNCELLEMESİ HAZIR” yazısını görünce “Aman Allah’ım, bozuldu galiba!” diyerek hemen Murat’ı aradı. Murat, “O iyi bir şey amca,” dedi, “Güncelleye basacaksın.”
Sait Efendi, “Peki evladım, ‘Güncelle’ nerede?” diye sordu.
Murat, “Ekranın sağ üst köşesinde.” dedi.
Sait Efendi, gözlüklerini burnunun ucuna indirdi, ekrana iyice yaklaştı. “Evladım,” dedi, “sağ üst köşede ‘x’ işareti var. Ona basayım mı?”
“Yok amca, o ‘x’ işareti bildirimi kapatır. Sen ‘Güncelle’ butonunu bul.”
Sait Efendi tam beş dakika ekrana baktıktan sonra, “Bulamadım evladım, gelir misin?” diye yalvardı.
Murat geldi, bir dokunuşta güncellemeyi başlattı. Sait Efendi, “Sen sihirbazsın oğlum!” diye hayran kaldı.
Günler geçti, Sait Efendi yavaş yavaş alışmaya başlamıştı. Ta ki bir “bildirim” gelene kadar… Bildirimde şöyle yazıyordu: “Pil ömrünüzü optimize etmek için arka plan uygulamaları kapatılacak.”
Sait Efendi paniğe kapıldı: “Arka plan? Benim telefonun arka planı beyaz. Üzerine bir şey mi döktüm acaba?” Hemen bir bez alıp telefonun arkasını silmeye başladı. Ama bildirim bir türlü gitmiyordu.
Sonra bir başka bildirim geldi: “657 kişi sizi etiketledi.”
Sait Efendi’nin yüreği ağzına geldi. “657 kişi? Benim tanıdığım o kadar insan yok ki! Galiba bir dolandırıcının listesine girmişim.” Hemen karakola koştu. Karakoldaki genç komiser, durumu anlayınca kahkahayı patlattı. “Amca,” dedi, “o, sosyal medyada birinin paylaştığı fotoğrafta etiketlenmişsin demek. Korkacak bir şey yok.”
Sait Efendi rahat bir nefes aldı: “Yaa, öyle mi? Peki, bu etiket denen şeyi kim, niye yapıyor? Benim rızam var mı?”
Komiser, “Amca, artık bu çağda rıza filan yok. Herkes herkesi etiketliyor,” diyerek onu sakinleştirdi.
Aradan bir hafta geçmeden Sait Efendi’ye bir mesaj geldi: “Tebrikler! 1.000.000 TL ödül kazandınız! Linke tıklayın.”
Sait Efendi, bu sefer de sevindi. “Vay be!” dedi, “Demek bu telefon böyle işe yarıyor, hemencecik para kazandırıyor.” Hemen linke tıklayacaktı ki, aklına Murat’ın “Aman amca, bilmediğin linklere tıklama!” uyarısı geldi. Linke tıklamadı ama mesajı da silmedi. Çünkü içinde “tebrikler” yazıyordu, onu okudukça içi gidiyordu.
Bir gün, çocukları ziyarete geldi. Sait Efendi, torunu Zeynep’e gururla telefonu gösterdi. Zeynep, dedesinin telefonunu eline alır almaz, “Dede, bu ne? 347 bildirim, 1.258 okunmamış e-posta ve pil ömrü sadece %2! Sen bu telefonu ne hale getirmişsin!” diye haykırdı.
Sait Efendi mahcup oldu. “Evladım,” dedi, “o bildirimler beni çağırıyor. Okumazsam ayıp olur. E-postalar da öyle. Biri yazmış, cevap vermezsek kabalık etmiş oluruz.”
Zeynep, dedesine anlattı: “Dede, onların çoğu reklam. Seninle konuşmuyorlar.”
Sait Efendi şaşkınlıkla, “Yani ben 347 kişinin beni çağırdığını sanıyordum, aslında kimse beni aramıyor mu?” diye sordu.
Zeynep, “Aynen öyle dede.” dedi.
Sait Efendi, o an derin bir ah çekti. “Demek ben,” dedi, “kırk yıl boyunca çocuklara ‘Susun, sırayla konuşun!’ diye öğrettim. Şimdi bir makine bana sırasız, saygısız, herkesin bir ağızdan bağırdığı bir dünya yarattı. Ben bu telefonu değil, telefon beni aptal yerine koyuyor.”
Ertesi gün Sait Efendi, telefonu bir kutuya koydu; üzerine de “İÇİNDE AKILSIZ BİR CİHAZ VAR, DİKKATLİ AÇINIZ!” yazıp, dolabın en üst rafına kaldırdı. Eski, düğmeli telefonunu çıkardı. Hattını da ona aktardı.
O günden sonra, Sait Efendi yeniden huzur buldu. Çocukları arayınca, “Baba, neden açmıyorsun?” diye soruyorlardı.
Sait Efendi de gülümseyerek cevap veriyordu: “Açtım evladım, hem de çok açtım. Ama sonunda kendi aklımı açtım. O daha iyi.”