ARAYIŞ
Babam, “İnsan, kaçışların ustasıdır.” derdi. Küçüklük dönemlerimde bu sözü anlamlandırmak bir hayli güçtü. Büyümek, aslında yaşamımızın her döneminin birçok şeyden kaçışla gerçekleştiğini bize gösteriyor. Bugün ise babamın sözünü tam olarak anlamlandırdığım noktanın tam ortasındayım. Sessizliğin bir yalnızlığı olduğuna inanan biriyim ve bu inançla tam da sessizliğin yalnızlığındayım. Şehrin kalabalığından kaçıp sığındığım bu küçük kasaba, tam da benim istediğim gibi ve iç huzurumu perçinleyen bir yer oldu.
Anadolu; taşında huzuru, toprağında vatanımın olduğu canım Anadolu. Anadolu’mun giydiği yeşilin bin bir tonunu, yüce dağlarının zirvede uluca yükseldiğini tam karşımda görmek… Her kaçışın bir çıkmaza gitmediğini bana en güzel şekliyle gösterdi. Memleketimin yoluma çıkan bolca değerli insanları da var. Sevgi dolu çocuklarımız ve gençlerimiz, nice saygıdeğer büyüklerimiz hepsi birbirinden değerli. Büyüdüğüm yerde insanları bu denli sıcak ve bu denli içten bilmezdim. Burada gördüm, burada tanıştım, burada bildim, burada öğrendim.
Pencerenin köşesine oturmuş, doğanın sakinliğini gözlemlerken yine düşüncelere dalıp gitmiştim. Son zamanlarda bu durumla çok sık karşılaşıyordum. Aşağıdan ninemin bana seslenmesiyle kendime gelebildim.
“Oğul, çay demlendi, soğutma!” diyen o sevecen ses, beni daldığım o derin tefekkür denizinden çekip çıkaran bir can simidi gibiydi. Yavaşça oturduğum köşeden kalktım, ahşap merdivenlerin her basamağında geçmişin o tanıdık gıcırtısını dinleyerek aşağı indim.
Zaman, şehirde insanı tüketen bir canavarken, burada adeta ruhu besleyen sakin bir nehre dönüşüyordu.
Bahçedeki çardakta, önünde dumanı tüten ince belli bardaklarla beni bekliyordu ninem. Yüzündeki her bir çizgi, Anadolu’nun o bilge coğrafyasının yaşanmışlık haritası gibiydi. Yanına oturduğumda, gözlerimin içine bakıp tebessüm etti.
Hiçbir şey söylemedi ilkin. Zaten insan, kelimelerin yükünden kaçıp sessizliğin anlaşıldığı yere sığındığında gerçek dostunu bulurdu. Burada kimse sizi dinlemek için konuşmanızı beklemiyordu; bakışlar, kalbin dilini çözmeye yetiyordu.
“Yine uzaklara dalmıştın,” dedi ninem, çayından bir yudum alırken. “İnsan uzaklara bakar oğul, çünkü aradığı huzur hep görebildiğinin ötesindedir sanır. Oysa huzur, baktığın yerde değil, bakarken kalbinde taşıdığın dinginliktedir.”
Babamın o meşhur sözünü hatırladım yeniden. Kaçışların ustası olan insan, aslında en çok kendinden kaçıyordu. Şehrin gürültüsünden, modern dünyanın bitmek bilmeyen taleplerinden kaçıp buraya gelmiştim ama asıl yolculuk dışarıda değil, içeride başlamıştı. Büyük şehirler bize hayatta kalmayı öğretir, oysa küçük kasabalar nasıl yaşanacağını fısıldar.
Çaylarımızı yudumlarken gözüm karşıdaki heybetli dağlara takıldı. Güneş, zirvelerin ardına çekilmeye hazırlanırken gökyüzünü turuncunun ve morun binbir tonuna boyuyordu. Şehirde akşamın gelişi bir mesainin bitişi ve yeni bir karmaşanın başlangıcıyken, burada doğanın kendi ritmine teslim oluşunun asil bir töreniydi. Anladım ki modern insan, zamanı fethetmeye çalışırken onun kölesi olmuştu; buradaki insanlar ise zamanla kavga etmek yerine onunla birlikte akmayı seçmişti.
Aşağı mahalleden çocukların neşeli sesleri yankılandı sokakta. Birkaç genç, tarladan dönen bir büyüğün elindeki heybeleri taşımak için koşturuyordu. Çıkarsız, hesapsız ve tamamen kalpten gelen bir hürmetti bu. Şehirde her köşe başında karşılaştığım o maskeli yüzlerden, menfaat ilişkilerinden ne kadar da uzaktı burası. İnsan, beton yığınlarının arasında yalnızlaşırken, toprağa dokundukça çoğalıyordu. Anadolu, beni sadece doğasıyla değil, yitirdiğimi sandığım o saf insanlığıyla da sarıp sarmalamıştı.
Hava iyice karardığında ve gökyüzü yıldızlardan bir örtüye büründüğünde, içimdeki o eski huzursuzluğun yerini derin bir kabullenişe bıraktığını hissettim. Babam haklıydı, kaçışların ustasıydık. Ancak bu kez yaptığım kaçış, bir korkunun veya yenilginin eseri değildi; aksine, özüme dönüşün en cesur adımıydı. Ve o an kendime fısıldadım: Doğru limana sığınan bir kaçış, asla bir kayboluş değil; insanın kendini yeniden bulma hikayesidir.
Kaç yenilginin sonunda hayatın beni yeni veyahut ilk ve son büyük zaferime hazırladığını düşünmeye başladım, bilemezsiniz! Sonraları ara ara insanın her şeye fazla anlam yüklemesinin ve kendi varlığını dünyada ayrı bir önemde görmesinden kaynaklı olarak bu tür talih kuruntularına düştüğümü düşünsem de inanıyordum: Allah dürüst kalplerin vekiliydi!
Dışarda varlığını asla tam anlamıyla hissedemeyecek olan inek sürülerine baktım; daldan dala uçup duran kuşlar, etrafta gezinen tavuklar, hepsinin bilinçleri düzeyinde kendilerince yaşam anlamları olmalıydı!
Peki ya ben bu dünyaya niye gelmiştim? Dumanı üstünde tüten yüce dağlara mı vurmalıydım rotayı diye düşünürken, birden aklıma yazmak geldi! Evet ya, doğru ya! Kaçışlar mutlak gidişler değildi asla! Hele benim yaptığım atalarımla aynı duyguları hissetmek üzere eskiye dönüş bile olabilecekti! Hayat, şifrelerini çözmek için çok kısaydı, bundan mütevellit olacak ki şiir yazmaya karar vermiştim! Elime hemen ata yadigarı eski bir defteri aldım! Dışarda gördüğüm ilk ağacın altına durmaksızın koşarak dünyaya varlığımı kanıtlayacak bir şiir yazmalıydım!
Nefes nefese o ulu ceviz ağacının gölgesine vardığımda, ciğerlerime dolan kekik kokulu rüzgâr içimdeki bütün telaşı bir anda dindirdi. Sırtımı gövdenin asırlık pürüzlerine yasladım; kabuğun sertliği, toprağın serinliğiyle birleşip bana gerçekten burada, bu anın içinde olduğumu fısıldıyordu. Defterin sararmış yapraklarını açtım. Sayfaların arasından yayılan o eski kâğıt kokusu, geçmişin unutulmuş seslerini bugüne taşıyan görünmez bir köprü gibiydi.
Kalemi kâğıda değdirdiğim ilk an, zihnimdeki o gürültülü zafer arzusu usulca geri çekildi. Dünyaya bir şeyler kanıtlamak telaşı, meğer yine şehirden yanımda sürükleyip getirdiğim o kibirli alışkanlıklardan biriymiş. Ağacın dalları arasında fısıldaşan rüzgârın, az ötede otlayan sürünün çıngırak seslerinin ve toprağın sessiz sabrının bir ispata ihtiyacı yoktu; onlar sadece vardı ve yetiyordu. Babamın bahsettiği o büyük kaçışlar, belki de insanın durmaksızın kendini bir şeylere dönüştürme, bir unvana sığınma çabasından ibaretti.
İlk dize, kuruntulardan arınmış saf bir teslimiyetle döküldü sayfaya: Kaçmak, varmak için değil; yükü bırakmak içindi. Yazdıkça kelimeler bir iddia olmaktan çıkıp toprağa karışan birer tohum halini aldı. Atalarımın asırlar boyu baktığı bu gökyüzüne bakarken anladım ki, en büyük zafer insanın dünyayı fethetmesi değil, kendi içindeki o bitmeyen savaşı nihayete erdirip bir ceviz ağacının altında hiç kimse olarak kalabilmesiydi. Defteri göğsüme bastırıp gözlerimi kapattım; artık ne kaçacak bir yer kalmıştı geriye, ne de kovalanacak bir gölge. Tam da olmam gereken yerde, kendimin tam ortasındaydım.
Gözlerimi kapattığım an, kalemin ucu kâğıdın üzerinde asılı kaldı ve zihnim beni yıllar öncesine, çocukluğumun o serin sonbahar akşamına fırlattı. Babamın çalışma odasındaki lambasının titrek ışığı, masanın üzerindeki haritalar ve onun hiçbir zaman tam olarak anlayamadığım o dalgın tebessümü… Ne zaman omzuna dokunup oyun oynamak istesem, gözlerini önündeki sayfalardan ayırmadan saçlarımı okşar, ruhu çok uzak diyarlarda gezinirken sadece bedeniyle yanımda kalırdı. Bana “kaçışların ustası” olmayı bir ders gibi anlatmamıştı aslında. Kendi suskunluğuyla, bitmek bilmeyen mesaileriyle ve gözlerindeki o kırgın boşlukla yaşayarak öğretmişti. Şimdi onun yıpranmış çizgiler taşıyan ellerini kendi ellerimin üstünde hisseder gibiydim, ben şehri ardımda bırakıp kaçmıştım ama babam kendi içine çekilerek aynı kasvetten kaçmaya çalışmıştı. İkimiz de aynı mirasın, aynı yorgunluğun yolcularıydık.
Birden göğsüme çarpan ceviz yaprağıyla irkildim, tatlı bir dağ meltemi yaprakları birbirine çarpıp ceviz dallarını hışırdatarak beni çocukluk odamdan geri çekmişti. Ağacın kabuğuna sırtımı daha sert bastırıp hızla doğruldum, parmaklarım soğumuş kalemi daha sıkı kavradı. Sayfadaki ilk dizenin hemen altına, içimdeki o düğümü çözecek sonraki mısraları bir çırpıda sıralamaya başladım: “Babanın bıraktığı iz, vardığın dağda biter…” Yazdıkça kalbimin ritmi hızlanıyor, çocukluğumdan beri babamla aramda biriken o konuşulmamış kırgınlıklar, harflerin arasından akıp toprağa karışıyordu. Kalemi öylesine telaşla ve hırsla koşturuyordum ki kâğıt neredeyse yırtılacak gibiydi. Bu bir hesaplaşma değil iki yabancının aynı aynaya bakıp nihayet birbirini tanımasıydı.
Son noktayı sayfaya sertçe vurduğumda, köyün patikasından gelen nal sesleri ve tekerlek gıcırtıları sessizliği bozdu.
Giderek yaklaşan, yaklaştıkça büyüyen yolcuyu takip ettim. Önümde durdu. Uzun boylu genç bir adamdı. Soluklanmak için yoluna ara verdi. Müsaade isteyip ceviz ağacının altına, yanıma oturdu. Hoş beş ederken onun da benim gibi bir yolcu olduğunu fark ettim. Daha dikkatli baktım bu sefer, daha içten. Uzun boylu, incir yeşili gözlü genç bir adamdı. Güldüğünde eksik köpek dişinin yeri belirginleşiyordu. Tane tane konuşuyor bazen de uzun sessizlikleri dinliyordu. Bir cırcırböceğinin veya bir alakarganın günü bölen sesi ile daldığımız dünyadan dönüyor ve kaldığımız yerden devam ediyorduk. Köy öğretmeniymiş. Okulların kapalı olduğu zamanlarda arabasına doldurduğu kitaplarla köy köy gezip çocukları, kitaplarla tanıştırıyormuş. Kitaplar şehirdeki arkadaşlarından geliyormuş. Kelimeler bitince duraksadı. Kitaplara koşan çocuk yürekleri, heyecanla kitaplara sarılan küçük elleri düşündüm. Kitap dolu arabanın önünde bekleşen mavi, kırmızı, siyah lastik ayakkabıların heyecanını hissettim. Uzun süredir aradığı oyuncağı bulmuş çocuk heyecanı yayıldı içime.
Kendi sessiz, gri yolculuğum anlamsız geldi. Bir taş yuvarlandı içime, bir tane daha. Ben de katılmak istedim bu seyyahlığa. Kendimi anlattım özensiz kelimelerle. Sonra da isteğimi söyledim, kelimelerimi seçe seçe. Çok sevindi yol arkadaşlığı talebime. Gidilecek çok köy, dağıtılacak çok kitap vardı. Yaptığı işi anlatırken tohuma benzetiyordu. Önce avuç avuç zihinlere bilgi atıyordu sonra o bilginin büyümesi için gereken zamanı, sabrı. “Bir köy okulundan çıkan ve üniversiteyi kazanan bir çocuk o toprağın verimiydi” dedi, heyecandan çatlayan, akordunu kaybeden bir sesle. “Bu çocukların yolunu bekleyerek yaşlanacağım ben,” dedi, ne istediğini bilenlerin bilgeliğinde. Birkaç gün sonra 50 km uzaklıktaki Otlu Köyü’nde buluşmak üzere vedalaştık. O yoluna koyuldu ben ara verdiğim defterimin satırlarına.
Akşamın serinliği çökmeye başladığında defterimi kapattım. Az önce tanıştığım yol arkadaşımın sözleri hâlâ zihnimde dolaşıyordu:“Bir köy okulundan çıkan ve üniversiteyi kazanan bir çocuk.”
Bu cümle, nedense içimde uzun zamandır kapalı duran bir kapıya dokunmuştu. Belki de insanın hayatında bazı karşılaşmalar, yalnızca tanışmak için yaşanmıyordu. Bazen biri çıkar karşınıza ve siz, kendinizi onun anlattığı hikâyenin içinde bulursunuz.
Ertesi sabah erkenden yola çıktım. Yol boyunca pencereden dışarı baktım. Dağlar geride kalıyor, patikalar birbirine karışıyor, kimi yerde çocukların sesleri rüzgâra karışıp arabaya kadar ulaşıyordu. İçimde tuhaf bir heyecan vardı. Uzun zamandır ilk kez bir yere yetişmek için değil, bir şeyin parçası olmak için gidiyordum.
Otlu Köyü’ne vardığımda okulun önünde birkaç çocuk bekliyordu. Ellerinde kitap yoktu henüz ama gözlerindeki merak, sanki kitapların çoktan açılmış sayfaları gibiydi. Beni görünce önce çekingen çekingen baktılar. Sonra içlerinden biri yanıma yaklaşıp:
“Öğretmenim, bugün hangi kitapları getirdiniz?” diye sordu.
Gülümsedim. O an anladım ki bazı yolculukların varacağı yer haritada gösterilmezdi. İnsan bazen bir köye gider fakat asıl vardığı yer kendi içidir. Çantadan ilk kitabı çıkardım ve çocuğun ellerine bıraktım. Küçücük elleriyle kitabı sıkıca kavradı. Ben de yıllardır aradığım cevabı, o küçük ellerin arasında bulmuş gibi hissettim. Belki de kaçışların en güzeli, kendinden uzaklaşırken başka birinin hayatına umut olarak dokunabilmekti.
Çocuk kitabı göğsüne bastırırken, nedense kendi çocukluğumu gördüm o küçücük ellerde; yıllardır kaçtığımı sandığım şeyin, meğer içimde büyüttüğüm o yarım kalmış çocuk olduğunu o an anladım.
“Sen büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sordum, cevabını gerçekten merak ederek.
Başını kaldırdı, hiç düşünmeden, “Öğretmen,” dedi; “Ben de başka çocuklara kitap götüreceğim.”
Bir an sustum; bazı cümleler vardır, insanın bütün geçmişini tek başına susturmaya yeter.
Ceviz ağacının altında başladığım o yolculuğun beni buraya, bir çocuğun hayaline kadar getireceğini nereden bilebilirdim?
O gün anladım ki insan bazen kendi hayatını değiştirmek için yola çıkmaz; yalnızca başka birinin hayatında küçücük bir yer açar ve o yer, dönüp dolaşıp insanın kendi kalbinde büyür.
Akşamüstü okuldan ayrılırken çocuklar peşimden koşuyor, ellerindeki kitapları birbirlerine göstererek sayfaları çeviriyorlardı; ben ise ilk defa ardımda bıraktığım bir şey için üzülmüyordum. Çünkü artık kaçtığım şehirden, babamın sessizliğinden ve kendi içimde yıllardır taşıdığım o ağır sorulardan başka bir yere gidiyordum: Bir çocuğun kurduğu geleceğe.
Otlu Köyü’nün tozlu yolunda yürürken cebimde ceviz ağacının altındaki defterimin sayfaları hışırdadı; açıp baktığımda, sabah yazdığım son cümlenin altında boş bir satır kaldığını fark ettim. Kalemi elime aldım ve ilk kez kaçışımı değil, vardığım yeri yazdım: “İnsan, kendinden kaçtığını sanarak çıktığı yolların sonunda, bazen başka birinin umudunda kendine rastlar.”
Ertesi sabah, Otlu Köyü’nün üzerine ince bir sis çökmüştü. Gece boyunca yağan yağmur, toprak yollara kendine özgü bir koku bırakmış, okulun bahçesindeki taşların üzerinde küçük su birikintileri oluşturmuştu. Çocukların ayak izleri, çamurun üzerinde birbirine karışıyordu. Ben ise elimde defterim, okulun kapısının önünde öylece duruyordum…
Dün akşamdan beri zihnimde tek bir soru dolaşıyordu: İnsan gerçekten nereye ait olduğunu nasıl anlardı?
Yıllarca cevabı uzaklarda aramıştım. Şehirlerde, kalabalıklarda, başarıların ardında, insanların bana biçtiği isimlerde… Bir yere yetişmeye, bir şey olmaya, kendimi kanıtlamaya çalışmıştım. Oysa şimdi küçücük bir köy okulunun önünde duruyor ve ilk kez hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımı hissediyordum.
Cebimden defterimi çıkardım. Dün yazdığım son cümleye baktım. Altında hâlâ boş bir satır vardı. Kalemi elime aldım fakat yazamadım…
Tam o sırada arkamdan tatlı bir ses duyuldu.
“Öğretmen bey?”
Döndüm. Elinde birkaç çocuk kitabı olan bir kadın duruyordu. Kitapların sayfaları biraz kıvrılmış, bazılarının kenarları çamura bulanmıştı.
“Ne oldu?” dedi mırıldanarak. Kitaplardan birini bana uzattı. Kitabı aldım. “Okur musunuz? Çocuk kitabı bunlar. Ben bitirdim.”
Bir an cevap veremedim. “Bitirdim” kelimesi beni sarstı. Çünkü yıllardır ilk kez bir şeyin bitmesinden korkmuyordum. Bir kitabın bitmesi, bir yolculuğun sonu değildi. Belki de bazı sonlar, insanın eline başka bir başlangıç bırakıyordu. Ben de çantamı açıp başka bir kitap çıkardım. “Bunu da siz okuyun,” dedim.
Kadın kitabı alırken yüzünde beliren gülümseme, bana yıllardır aradığım cevaptan daha fazlasını verdi. Belki insanın dünyadaki yerini anlaması için büyük bir işaret gerekmiyordu. Bazen bir kadının gözlerinde beliren merak yeterdi.
Kadın kitaba baktı, sonra tekrar bana baktı. “Bazı kitaplar insanın karşısına tam da ihtiyacı olduğu zaman çıkıyor,” dedi.
Gülümsedim. “Belki insanlar da öyledir,” dedim.
Bir an ikimiz de sustuk. Ne söyleyeceğimizi bilemediğimiz o kısa sessizlikte okulun bahçesinden çocukların sesleri geliyordu. Bir çocuk gülmeye başladı, sonra diğer çocuklar da ona katıldı.
Kadın çocuklara baktı. “Onlar için geldim,” dedi.
“Ben de,” dedim.
Ama ikimiz de aynı şeyi kastetmiyorduk belki. O çocuklar için gelmişti; ben ise yıllardır kendime ulaşamadığım bir yolun sonunda, ilk defa başka birine doğru yürümeye başlamıştım.
Kadın gitmek için arkasını döndüğünde adını sormak geldi içimden. Ama nedense soramadım. Birkaç adım sonra durdu ve tekrar bana döndü.
“Yarın da burada olur musunuz, öğretmen bey?”
Gülümsedim. “Olurum.”
Başını hafifçe eğdi ve yürümeye devam etti.
Defterimi yeniden açtım. Az önce boş duran satıra baktım. Kalemi elime aldım ve yazdım: “Bazı insanlar hayatımıza bir cevap olarak değil, yeniden soru sorabilmemiz için girer.”
Kalemi bıraktım. İlk kez bir yere ait olmanın sadece bir toprağa ya da bir eve kök salmak olmadığını düşündüm. Bazen insan, bir bakışın içinde kendine küçük bir yer bulur. Ve o gün, yıllardır kapalı duran bir kapının ardında sadece geçmişimin değil, belki de geleceğimin de olduğunu hissettim.
Kapı henüz tamamen açılmamıştı ama biri usulca eşiğinde durmuştu…
Kadının sisin içinde ağır adımlarla uzaklaşmasını izlerken, zihnimdeki sorular az önce defterime yazdığım süslü cümlelerden çok daha ağırdı. Kimdi bu kadın? Köyün ortasında, elleri çamurlu çocuk kitaplarıyla çıkagelen bu yabancı da benim gibi bir kaçışın yolcusu muydu, yoksa bu toprağın kendi sessizliği mi? En fenası da bana “öğretmen bey” demişti ve ben, üzerime eğreti oturan bu emanet unvanı inkâr bile edememiştim. Yalan söylememiştim belki ama gerçeği saklayarak başkasının ceketini sırtıma geçirmiş gibi bir mahcubiyet çöktü içime.
Tam o sırada okulun arkasındaki yokuştan tanıdık bir motor sesi, ardından taşlara sürtünen tekerlek gıcırtıları duyuldu. Eski model külüstür araba, çamurlu su birikintilerini iki yana savurup taşlı yolda sarsılarak okulun avlusuna girdi. Sürücü kapısı hızla açıldı; ceviz ağacının altında sözleştiğimiz o incir yeşili gözlü, eksik dişli genç adam indi arabadan. Ali Öğretmen.
Nefes nefeseydi, ceketinin yakaları toz içindeydi. Beni görünce yüzüne o içten, telaşlı gülümsemesi yayıldı.
“Bağışla dostum!” dedi iki elini havaya kaldırarak, hızlı adımlarla yanıma geldi. “Yolda arka lastik pes etti. Dağ yolunda kriko ararken saatlerimi bıraktım. Bir de baktım ki sen çoktan gelmişsin, hatta çocukları bile sarmalamışsın. Dün gece muhtarla haber yollamaya çalıştım sana ama denk gelemedik herhalde.”
“Önemli değil Ali,” dedim, göğsümdeki o tuhaf sıkışmayı hafifletmeye çalışarak. “Çocuklar buradaydı. Onların gözlerindeki o hevesi görünce arabadaki emanet kolileri açmak zorunda kaldım.”
Ali başını salladı, gözleri okulun girişinde bıraktığım boş kolilere, ardından az önce giden kadının sisin ardında kaybolduğu patikaya takıldı. Gözleri kısıldı.
“Sen az önce Elif’le mi konuşuyordun?” diye sordu, sesi bir ton ciddileşerek.
“Elif mi? Kim olduğunu bilmiyorum,” dedim cebimdeki defteri hafifçe sıkarak. “Elinde ıslanmış, çamurlanmış çocuk kitapları vardı. ‘Bitirdim, siz de bunu okuyun’ dedi, bana uzattı. Bir de bana… ‘Öğretmen bey’ dedi Ali. Düzeltemedim. Ben öğretmen değilim oysa.”
Ali’nin dudaklarında hürmet dolu, buruk bir tebessüm belirdi. Ceketinin cebinden tütün tabakasını çıkardı ama sarmadı, sadece parmaklarının arasında gezdirdi.
“Elif buralıdır,” dedi, gözlerini dağın yamacındaki tek tük taş evlere çevirerek. “Üç yıl önce şehre, üniversiteye gitmişti; Türkçe öğretmenliği okuyordu. Ama bazen hayat insanın planlarını bir kış gecesinde deviriverir. Babasını o meşhur maden kazasında kaybedince, arkada kalan üç küçük kardeşine ve yatalak anasına bakmak için her şeyi bırakıp köye, o taş eve dönmek zorunda kaldı. Kendi okulunu bitiremedi belki ama içindeki o okuma açlığını hiç bastıramadı. Çocukların eline verdiğim her kitabı önce o okur, kardeşlerine ezberletir, sonra da çamurunu toprağını silip okula geri getirir.”
İçimden bir şeylerin koptuğunu, az önce ceviz ağacının altında babamla hesaplaşırken kurduğum kibirli yalnızlığın yerle bir olduğunu hissettim. Ben şehirden, konforumdan, bir takım ruhsal yorgunluklarımdan sıkılıp bir kaçış masalı yazmaya gelmiştim; oysa Elif, hayatın tam ortasında, sırtına binen o koca yükü tek kelime etmeden omuzlamış, kitapların sayfalarına tutunarak ayakta kalmıştı.
“Ben ona yalan söyledim sayılır Ali,” dedim başımı öne eğerek. “Beni senin gibi bir idealin peşinde koşan bir muallim sandı. Oysa ben sadece kendi gürültüsünden korkup kaçan, ninesinin çardağında huzur arayan bir sığınmacıyım. Ne çocuk eğitmeyi bilirim, ne de bir köyün derdine derman olmayı.”
Ali yanıma geldi, omzuma öyle bir vurdu ki sırtımdaki o ceviz ağacının sertliğini yeniden duyar gibi oldum.
“Bak dostum,” dedi tane tane, gözlerimin ta içine bakarak. “İnsan diplomayla değil, niyetle dokunur hayata. Sen o ağacın altından kalkıp bu çamurlu yola düşmeyi seçtin mi? Seçtin. O çocukların eline kitabı uzatırken gözün parladı mı? Parladı. Kimin nereden, neyden kaçtığının bir önemi yok. Mühim olan kaçtığın yerin bir başkasına sığınak olup olmadığıdır. Elif yarın yine gelecek. Bütün köyün çocukları da burada olacak. Bagajda iki koli daha kitap var; yarısı masal, yarısı dünya klasiği. Şimdi mızmızlanıp kendinle kavga etmeyi bırak da şu kolileri sınıfa taşımama yardım et.”
Bagajın kapağını açtığında, kâğıt kokusu sabahın sisli ayazına karıştı. Kolilerden birini kavradım; ağırlığı ilk kez içime bir yük gibi değil, toprağa çakılan sağlam bir kazık gibi geldi.
Okulun ahşap kapısını açtık. İçerideki tahta sıralar, dökük kara tahta ve camdan sızan solgun ışık bizi bekliyordu. Defterim cebimdeydi ama artık oraya süslü kaçış teorileri değil, bir köy sınıfının sobasını nasıl yakacağımızı, Elif’e yarın hangi kitabı vereceğimizi ve o çocukların hayallerine nasıl tuğla koyacağımızı yazacaktım.
Kapı eşiğinde durdum, Ali’ye döndüm:
“Yarın Elif geldiğinde ona gerçeği anlatacağım,” dedim. “Öğretmen olmadığımı ama eğer kabul ederse, bu köyün kütüphanesini onunla birlikte kurmak istediğimi söyleyeceğim.”
Ali gülümsedi, eksik dişi yine o çocuksu samimiyetiyle belirdi:
“Hah şöyle… Kaçış bitti desene.”
“Ben ona yalan söyledim sayılır Ali,” dedim başımı öne eğerek. “Beni öğretmen sandı. Ben de düzeltmedim.”
Ali hafifçe gülümsedi. “Belki de ilk defa söylediğin bir şeyi değil, yaptığın bir şeyi gördü,” dedi. Bu cümle içimde uzun süre yankılandı. Çünkü hayatım boyunca kendimi anlatmaya, kim olduğumu kanıtlamaya çalışmıştım. Oysa burada, küçücük bir köy okulunun bahçesinde, hiçbir şey anlatmadan da bir insana dokunabileceğimi fark ediyordum.
Gözlerim sisin içinde kaybolan patikaya takıldı. Elif gitmişti ama ardında bıraktığı soru hâlâ benimleydi: “Yarın da burada olur musunuz?” Nedense bu sorunun cevabını kendimden bile saklamak istemiyordum. İlk defa birinin beni beklediği bir yere ait olma ihtimali, içimde garip bir sıcaklık uyandırmıştı.
Defterimi açıp boş bir sayfaya baktım. Kalemi elime aldım ve yazdım: “Belki de bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize neden kalmamız gerektiğini hatırlatmak için girer.”
Sonra defteri kapattım. Ali çocukları sınıfa çağırırken ben de peşinden yürüdüm. Kapının eşiğinde bir an durup geriye baktım. Dağların arasından güneş yavaş yavaş yükseliyor, sis dağıldıkça köy bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyordu.
Belki benim kaçışım da artık sona eriyordu.
Çünkü insan bazen bir yerden uzaklaşarak değil, bir yerde kalmaya cesaret ederek kendini buluyordu.
Ben de tam o cesaretin eşiğinde, Ali’nin arkasından sınıfa adım attım. Ali’nin arkasından sınıfa girdiğimde bizi yılların yaşanmışlığı sinmiş ahşap sıraların, soba borularından tütmüş eski kurumun ve taze kâğıt kokusunun o vakur harmanı karşıladı. Ali, kapının eşiğinde bir an durup sınıfa baktı; gözlerinde mabet kapısından geçen bir insanın o sessiz, telaşsız hürmeti vardı. Ceketini çıkarıp bir sıranın üzerine bıraktı, kollarını sıvadı. Kolilerden çıkan ilk kitapları çocuklara dağıtmaya başladığında o dökük kara tahtanın, çatlak camlardan süzülen sabah güneşiyle nasıl canlandığına şahit oldum. Çocukların nasırlı, soğuktan çatlamış küçücük elleri sayfalarla buluştukça sıralardan yükselen o ince fısıltılar, içimde yıllardır biriken o şehir gürültüsünü usul usul dindiriyordu.
Sınıfın en arka sırasına geçip oturdum. Ahşabın üzerindeki çentiklere, yıllar önce burada oturmuş çocukların kazıdığı harflere parmaklarımı gezdirdim. Cebimdeki o emektar defteri çıkarıp masanın pürüzlü yüzeyine bıraktım. Ali, tahtanın önünde çocuklara bir masal anlatırken bakışları sık sık pencereye, dağın yamacında sise gömülen o dar patikaya kayıyordu. İşte o an, Ali’nin bir cümleden diğerine geçerken sesinde beliren o ince duraksamada bambaşka bir hakikati sezdim. Ali’nin Elif’in adını anarken takındığı o sakıncalı, o titiz eda, sadece bir köy öğretmeninin köylüsüne duyduğu hürmet değildi. Bu; aynı yokluğa omuz vermiş, aynı kahrın içinden geçmiş ama hissini birbirinden bilesaklamış iki insanın o sessiz sevdasıydı. Ali’nin adanmışlığı Elif’in direncinde karşılık buluyor; Elif’in omuzundaki koca yük, Ali’nin varlığıyla az da olsa hafifliyordu. Kimselere açamadıkları, belki kendi kalplerine bile fısıldamaktan çekindikleri o katıksız bağ, bu küçük köy okulunun duvarlarına rüzgârla gelen bir kekik kokusu gibi sinmişti.
Gülümsedim. Babamın “kaçış” dediği şey, meğer kaderin insanı kendi içindeki doğru durağa getirmek için çizdiği dolambaçlı bir yoldan ibaretmiş. Ben şehirden kurgusal bir huzurun peşine takılıp kaçmışken, burada hayata ve toprağa kök salmış gerçek bir hikayenin eşiğine denk gelmiştim. İnsan bir yerden kaçtığını sanarken aslında sadece varması gereken yerin yolunu uzatıyordu.
Kalemi elime aldım. Mürekkebin sararmış kâğıtla buluştuğu o an, caka satmayı, süslü lafları bir kenara bırakıp sadece gördüğüm o yalın hakikati yazdım:
“İnsan bazen kendi kalabalığından kaçar, bir başkasının sessizliğine düşer. Aşk dedikleri de bu olsa gerek süslü laflarla değil de iki insanın aynı yoklukta yan yana durup birbirinin yüküne ses etmeden omuz vermesiymiş.”
Defteri kapatıp cebime koydum. Zaman su gibi akıp geçmiş, gün yavaş yavaş devrilmeye yüz tutmuştı. Ali dersi bitirip çocukları neşeyle evlerine uğurladığında bana doğru döndü. Gözlerinde hem dağların yorgunluğu hem de yarının hesapsız umudu vardı. Eksik dişiyle yine o mahcup tebessümünü belirtti, masanın üzerindeki boş kolileri üst üste dizmeye başladı. Başımı hafifçe eğerek onun bu sessiz davetine katıldım; ben de kolilerin diğer ucundan tutup katlayarak duvar kenarına güzelce dizmeye başladım. Parmaklarıma bulaşan toz ve taze kâğıt kokusu, uzun zamandır cildime dokunan en dürüst ve tarif edilmesi oldukça güç bir şeydi.
Ali, dökük kara tahtayı nemli bir bezle silerken tebeşir tozları pencerelerden giren çekilmeye yüz tutmuş ışıkta altın zerreleri gibi uçuşuyordu.
“Yarın sabah erkenden kalkıp kütüphane için düşündüğümüz o küçük odayı temizlememiz lazım,” dedi Ali, bezin iz bıraktığı tahtaya bakarak. Sesi, az önce çocuklara masal anlatırken taşıdığı o coşkulu tondan uzak, daha alçak ve derindi. “Elif’in getirdiği kitaplar bir kenarda çürümek için fazla kıymetli. Hem… O geldiğinde raf sıralarını hazır görsün isterim.”
“Elif yarın kaçta gelir?” diye sordum, gayriihtiyari.
Ali elindeki bezi tahta oluğuna bıraktı. Üstünü başını hafifçe silkelerken gözleri yine o pencereye, dağın sisini dağıtan patikaya kaydı. Yüzünde beliren o mahcup, gölgeli ifade, bir insanın kendi içinde taşıdığı en derin sırrı bir başkasına açarken duyduğu o ürkekliğin resmiydi.
“Belli olmaz,” dedi, sesi hafifçe kısılarak. “Kardeşlerinin kahvaltısını verir, anasının ilacını içirir, ahırdaki iki ineğin yemini koyar… Ancak öğleye doğru vakit bulur. Ama gelir. Yağmur da yağsa, o yollar çamur da olsa gelir. O kitapları o çocukların elinde görmek, Elif’in bu dünyada tutunduğu tek dal.”
Gözlerindeki o saklı titreyişi izlerken, aralarındaki bağın ne kadar hesapsız, ne kadar gösterişsiz olduğunu bir kez daha anladım. Şehirde insanların birbirine duyduğu sevgiyi büyük sözlerle, pahalı hediyelerle ya da gösterişli vaatlerle kanıtlamaya çalıştığı o sığ dünyadan ne kadar da uzaktaydık. Burada aşk; bir kadının patikada bıraktığı çamurlu ayak izlerine hürmet etmek, onun taşıdığı ağır yüke çaktırmadan omzunu uzatmaktı.
“O zaman yarın sabah gün doğmadan burada olalım,” dedim. “O rafları hazırlarız. Elif geldiğinde kitapları dizmeye başlarız.”
Ali başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı. O eksik dişiyle beliren tebessümü bu kez sadece bir dostluk işareti değil, yalnızlığımın bittiğinin de mühürlü bir kanıtıydı.
Okulun ağır ahşap kapısını birlikte kapatıp kilitledik. Dışarı çıktığımızda dağların arkasına çekilmeye hazırlanan güneş, gökyüzünü koyu bir turuncuya boyuyordu. Tozlu yoldan köye doğru yürürken, cebimdeki defterin ağırlığını artık bir yük olarak değil, bu topraklara attığım ilk kökün nişanesi olarak hissediyordum. Artık ne bu okulun yabanıydım ne de ardına bakarak yürüyen bir kaçak. Babamın “kaçış” dediği şey tamamlanmıştı; kaçacak bir yerim kalmamıştı artık, kalacak bir yuvam vardı. Yarın Elif o patikadan elinde çamurlu kitaplarla çıkıp geldiğinde, iki insanın birbirine kattığı o sessiz güce omuz vermek ve bu küçük okulun kütüphanesine ilk sağlam tuğlayı koymak için tam da burada, ait olduğum yerde duruyor olacaktım.
Elif ertesi gün okula geldiğinde, kütüphanenin kapısında bekleyen çocukların yüzünde alıştığım o saf heyecan yoktu. En önde duran küçük kız, elindeki kitabı göğsüne bastırmış gözlerini benden kaçırıyordu. “Öğretmenim,” dedi sonunda, “bu kitaplar bitince yine gelecek misiniz?” Sorunun içinde yalnızca merak değil, yıllardır tutulmamış sözlerin ağırlığı vardı. Bir an, getirdiğimiz birkaç kolu kitapla kendimizi iyilik yapmış sanmamızdan utandım. Şehirden çıkıp buraya gelmiş, çocukların yoksulluğunu kendi ruhumu iyileştirecek bir manzara gibi seyretmiştim. Oysa onların hayatı, benim iç huzurum için kurulmuş bir dekor değildi; her sabah yeniden başlayan, suskun ve ağır bir mücadeleydi.
Elif, çocukları sınıfa gönderirken okulun arka duvarındaki çatlağı gösterdi. Yağmur yağdığında suyun içeri aktığını, sobanın dumanının çocukların gözlerini yaktığını, bazı öğrencilerin kışın ayakkabıları olmadığı için okula gelemediğini anlattı. Sesi sakindi; insan en büyük acıları uzun süre taşıdığında, onları anlatırken ağlamayı bile unutuyordu. Babasını kaybettiği maden kazasından söz ederken yüzünde ne öfke ne de teselli vardı. Sadece, ölümün bu köyde bir felaket değil, herkesin hayatına sırayla uğrayan eski bir tanıdık olduğunu fark ettim. Çocuklardan biri kitabın sayfalarını çevirirken dışarıdan ağır bir kamyon sesi geldi; bütün sınıf bir anda sustu. O sessizlikte, bazı insanların geçim dediği şeyin başkalarının ölümüne ne kadar yakın durduğunu ilk kez bu kadar açık gördüm.
O gün çocuklara kitap dağıtmak yerine, onlardan kendi hayatlarını anlatmalarını istedim. Kimi babasının madende çalıştığını, kimi annesinin temizlik için şehre gittiğini, kimi de okuldan sonra kardeşine baktığını yazdı. Bir çocuğun defterinde yalnızca tek bir cümle vardı: “Ben büyüyünce annemi çalıştırmayacağım.” Cümleyi okuyunca boğazım düğümlendi. Onlara umut aşılamaya geldiğimizi sanıyorduk; oysa çocuklar, umut denilen şeyin ne kadar pahalı olduğunu bizden önce öğrenmişti. Ali, yazılanları tek tek toplarken “Bunlar hikâye değil,” dedi, “bunlar köyün tutanakları.” O an etkinliğin yönü değişti. Artık amaç, dışarıdan gelenlerin köy hakkında güzel cümleler kurması değil; köyde yaşayanların kendi gerçeklerini başkalarının duymasını sağlamaktı.
Akşam, defterimin son sayfasına kaçışla ilgili bir cümle yazmak üzere kalemi elime aldım, fakat yazamadım. Çünkü bazı hayatlarda kaçmak, cesaret değil; parası, zamanı ya da gidecek yeri olanlara tanınmış bir ayrıcalıktı. Ben şehirden uzaklaşınca ruhumu dinlendirebiliyordum; Elif ise aynı yollarda, babasının ölümünden sonra kardeşlerini yaşatabilmek için yürüyordu. Aramızdaki farkı ilk kez bütün çıplaklığıyla gördüm. Defteri kapatıp çocukların yazdığı sayfaları çantama koydum. Ertesi gün şehre dönecek, onların hikâyelerini yardım istemek için değil, hesap sormak için anlatacaktım. Çünkü insan bazen kendini bulduğu yerde huzur bulmaz; önce, o huzurun kimlerin sessizliği üzerine kurulduğunu görür.
Ertesi sabah güneş henüz dağların ardından tam olarak yükselmemişti. Köy, geceden kalan ayazın altında sessizce uyanıyordu. Okula vardığımda Ali çoktan gelmişti. Bahçedeki eski depodan çıkardığımız tahtaları taşıyor, kütüphaneye dönüştürmeyi planladığımız küçük odada hummalı bir hazırlık yapıyordu.
Beraberce çalışmaya başladık. Çivilerin tahtaya giriş sesi, sabah sessizliğini bölüyor; pencereden içeri giren serin rüzgâr, etrafa yayılan taze ahşap kokusunu sınıfın içine taşıyordu.
“Elif birazdan gelir.” dedi Ali.
Sesinde o alıştığım sakinlik vardı. Tam cevap verecektim ki dışarıdan gelen gürültü ikimizi de duraksattı. Önce motor sesleri duyuldu. Ardından bir fren sesi. Pencereye yaklaştım. Okulun önünde üç araç durmuştu. Bunlar köye gelen sıradan araçlara benzemiyordu. Kapıları sertçe açıldı. İçlerinden takım elbiseli birkaç adam indi. Ali’nin yüzündeki ifade aniden değişti.
“Kim bunlar?” diye sordum.
Cevap vermeden dışarı çıktı. Ben de peşinden gittim.
Adamların en yaşlısı okulun bahçesinde etrafı süzüyor, yeni yaptığımız raflara bakıyordu.
“Soğukta epey uğraşmışsınız.” dedi. Sesinde bir tebessüm vardı ama gözlerinde yoktu. Ali sessiz kaldı.
Adam devam etti. “Şirket olarak köyün gelişmesini destekliyoruz. Ancak son günlerde bazı yanlış anlaşılmalar yaşanıyor.”
Şirket… Kelimeyi duyar duymaz, çocukların okul bahçesinde anlattığı o hikâyeler geldi aklıma: madende çalışan babalar, yarım kalan hayatlar, yoksulluk ve Elif’in kaybettiği babası…
Adam cebinden bir dosya çıkardı. “Çocuklara yazdırılan bazı metinler şehirde dolaşmaya başlamış.” Ali’nin çenesi sıkıldı. “Ne demek istiyorsunuz?”
“Birileri haddini aşmaya başlamış demek istiyorum.” Bahçeye ağır bir sessizlik çöktü. Tam o sırada köy yolundan koşarak gelen bir çocuk gördüm. Nefesi kesilmişti. Yüzü bembeyazdı.
“Ali öğretmen!”
Hemen yanımıza geldi. Konuşmakta zorlanıyordu. “Ne oldu?” diye sordu Ali.
Çocuk birkaç saniye nefes almaya çalıştı. Sonra korkuyla fısıldadı: “Elif ablanın kardeşi…” Bir an durdu. “…maden tarafında kaybolmuş.”
Ali bir anda çocuğun omuzlarından tuttu. “Nerede gördünüz onu?”
“Dün akşam eski galerilerin olduğu bölgede.”
Çocuğun sözleriyle beraber ortamın havası değişti. Takım elbiseli adamların yüzündeki rahatlık kayboldu. Yaşlı olan bir adım öne çıktı.
“Orası tehlikeli bölge. Çocuk gitmişse çoktan köye dönmüştür.”
Ama sesindeki yapaylık hepimizin dikkatini çekmişti. Ali bana baktı. Ben Ali’ye. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. Çocuk kaybolmamıştı. Bir şey olmuştu ve bu olayın cevabı, dağın yamacındaki terk edilmiş maden galerilerinin karanlığında saklıydı.
Yarım saat sonra eski arazi aracının içinde dağ yolunu tırmanıyorduk. Yanımızda Ali, ben ve iki köylü daha vardı. Gökyüzü gittikçe kararıyor, rüzgâr sertleşiyordu. Araç taşlı yolda zıplarken uzaklarda terk edilmiş maden girişleri görünmeye başladı. Paslanmış demirler, devrilmiş uyarı levhaları ve yıllardır terk edilmiş gibi duran karanlık tüneller… Tam o sırada yolun kenarında bir şey fark ettim.
Ali frene sertçe bastı. Hepimiz araçtan indik. Çamurun üzerinde küçük bir ayakkabı duruyordu. Çocuk ayakkabısı… Ali onu eline aldı. Yüzündeki renk çekildi. Çünkü ayakkabının iç tarafına mavi mürekkeple bir isim yazılmıştı.
Mehmet. Yani Elif’in kardeşi.
Dağın üzerinden sert bir gök gürültüsü geçti. O anda anladım. Bu artık bir kütüphane hikâyesi değildi. Bu kez gerçekten birini kurtarmamız gerekiyordu. Ve karşımızdaki şey yalnızca karanlık bir maden tüneli değildi. Birilerinin yıllardır sakladığı bir gerçeğin ağzıydı.
Gökyüzü iyice kararmış, bulutlar yoğunlaşmıştı. Mücadelemiz sadece zamana karşı değil bir de maden ocağı yetkilerine karşıydı. Bakacağımız yerleri kendileri belirliyor, ısrarla arkadaki galeri girişine bakmamızı engelliyorlardı.
Öğrendim ki orası zamanında köyden üç kişiye mezar olan, Elif’in de babasının öldüğü, maden kazasının olduğu yermiş. Meğerse o kazadan sonra o bölüm hiç açılmamış ve insanlara cenazeleri bile teslim edilmemiş.
Önce gürültüler duyuldu sonra yoğun bir ışık belirdi ve bir sürü araç bizim olduğumuz yere geldi. Muhtar ve Elif de jandarma ekibiyle gelmişti. Elif’in haykırışları sessizliği bozdu. Korku ve telaşla “Mehmet, Mehmet…”diye bağırıyor. Çamura bata çıka bizim olduğumuz yere koşuyordu.
Ali hemen Elif’e koştu, sakinleştirmek için kollarını tuttu. “Bulacağız kardeşini sana söz veriyorum, bulacağız.” dedi.
Elif ağlayarak:
“Mehmet, babamın yanına gitti, o da gitti. Bir mezarı bile çok gördüler bize. ‘Büyüdüğümde babamı çıkaracağız oradan, köy mezarına gömeceğiz.’ diye yemin içmişti. ‘Bir adı, bir mezar taşı olacak.’ derdi. Ah! Kardeşim sen daha küçüksün nasıl geldin buralara?”
Arama kurtarma ekibi de aramaya katıldı. Mehmet’e dair tek iz; çamura batmış ayakkabısıydı. Belli ki göçüğün olduğu tarafa doğru yürümüş ve orada ayakkabısı ayağından çıkmıştı.
Maden yetkilileri, o bölgenin kapatıldığını ve oraya girişin yasak olduğunu belirttiler. Ellerindeki belgeleri de komutana sundular.
Komutan:
“Küçük bir çocuğun hayatı söz konusuyken siz neyin telaşındasınız? ” diye hiddetlendi.
Ali öğretmen de duruma karıştı. Bu adamların, köylüler için yaptığı kütüphaneden bile rahatsız olduğunu belirtti.
Komutan:
“Tabi olurlar, aydınlanmış zihinler istemiyorlar, kendilerine karşı çıkacak bir köylü bile canlarını sıkıyor.”
Kararlı bir sesle:
“Bu durumun üstüne gideceğim.” dedi.
Savcı beyle görüşüp acele bir arama izni çıkarması yarım saati buldu. Mehmet’ ten hiç bir ses yoktu. Balçıkla kapanmış, yıllardır kapalı kalan bölüm iş makineleriyle açılmaya başlandığında gün ağarmaya başlamıştı.
Üstü kapatılan gerçekler de gün yüzüne çıkıyordu. Zamanın da sadece üç kişinin göçük altında kaldığı söylenen yerden toprak açıldıkça daha çok madencinin naaşı çıkıyordu. Oraya uzak köylerden de işçiler getirilmişti. Kazadan sonra onları kimseler görmez olmuştu. Yıllarca üstü kapatılan gerçekler bunlar mıydı?
Aklıma deftere geçen gün yazdığım şu satırlar geldi:
“İnsan, kendinden kaçtığını sanarak çıktığı yolların sonunda, bazen başka birinin umudunda kendine rastlar.”
Peki, Mehmet neredeydi?
Elif, bir yandan babasının yasını tutarken bir yandan da kardeşinin yasını tutuyordu. Babasının kefenlenmemiş, taşı olmayan mezarını her gün ziyaret ediyor; kardeşinin mezarını da ziyaret ettiğini sanıyordu. Fakat yapılan çalışmalarda Mehmet yoktu.
Elif, “Taşı olmasa da en azından yan yanalar, babamla,” diyerek kendini avutuyordu. Şimdi ise yüreğine başka bir kor düşmüştü.
Herkes de öyle biliyordu. Peki, Mehmet neredeydi?
Meğer maden ocağının işletmecisi, başka bir ocağa bakması için Mehmet’i göndermişti. Mehmet’in ailesinden ayrı kalmasının hasreti de o gün başlamıştı.
Göçük haberini alır almaz babasının yanına koşmuştu. Fakat babasının bulunduğu toprak, çoktan onun mezarı olmuştu. Davalar açılmış, soruşturmalar başlamıştı. Fakat Mehmet ortada yoktu.
O gün babasının madende kalmasının sebeplerinden biri olduğunu düşündüğü ocak sahibinin kapısına dayandı. Aralarında itiş kakış yaşandı. Ancak Mehmet kendinde değildi. Öfkesi gözlerini bürümüş, gözlerindeki öfke aklına hükmetmeye başlamıştı. Öyle ki ne yaptığının farkında bile değildi. En son, ocak sahibinin yanındaki adamlar görmüştü Mehmet’i.
Sayıklarcasına babasının adını söyleyerek, kendini yollara vurmuştu. Saçları darmadağınık, gömleği toz içinde, yüzü öfkeden ve acıdan perişandı. Babasının adını sayıklaya sayıklaya uzaklaşmıştı. Ve ondan bir daha ne ses çıkmıştı ne de bir haber alınmıştı. Peki Mehmet nereye gitmişti? Onu bu yollara düşüren öfke miydi, yoksa babasının ardından duyduğu çaresiz acı mı? Kimse bilmiyordu.
Bir akşam Elif kurumuş göz pınarlarıyla babasının mezarı başındaydı. Ağlamak istedi ama gözyaşları tükenmiş gibi bir damla yaş akmıyordu. Elinde sımsıkı tuttuğu çiçeği yeni fark etmiş gibi usulca toprağa bıraktı.
“Baba,” dedi usulca. Sesi titredi. “Mehmet’i bulamadım.”
Bir süre sustu. Söyleyecek kelime bulamadı hislerini anlatacak. Sanki babasının cevap vermesini bekliyordu. “Ben ona ne olduğunu bilmiyorum. Yaşıyor mu, bilmiyorum. Nerede, bilmiyorum. Ama içimden bir ses…”
Cümlesini tamamlayamadı. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Onun hâlâ bir yerlerde beni beklediğini söylüyor.” Tam o sırada arkasından ayak sesleri duyuldu. Elif hızla döndü. Mezarlığın girişinde yaşlı bir adam duruyordu. Adam birkaç saniye boyunca ona baktıktan sonra ağır adımlarla yaklaştı.
“Sen Mehmet’in kardeşi misin?” diye sordu. Elif’in kalbi bir anda hızlandı. Ayağa kalktı.
“Evet.”
Adamın yüzünde garip bir ifade vardı. Ne tam bir sevinç ne de tam bir korku… Sanki uzun zamandır taşıdığı bir sırrın ağırlığı altında eziliyordu.
“Mehmet’i tanıyor musunuz?”
Adam başını eğdi.
“Tanımak mı?” Bir süre sustu. “Ben onu gördüm.”
Elif’in nefesi kesildi. “Nerede?”
Adam etrafına baktı. Mezarlıkta ikisinden başka kimse yoktu. “Bunu sana daha önce söylemem gerekirdi.”
Elif bir adım daha yaklaştı. “Nerede gördünüz kardeşimi?”
Yaşlı adam derin bir nefes aldı. “Göçükten birkaç gün sonra…”
Elif’in gözleri büyüdü.
“Mehmet’i, kasabanın dışındaki eski yolda gördüm.”
“Sonra?”
“Tek başınaydı. Çok kötü durumdaydı. Üzerinde o gün giydiği gömlek vardı. Ama yanında bir şey taşıyordu.”
“Neydi?”
Adam cevap vermeden önce uzun uzun Elif’in yüzüne baktı. “Babanın eski çantasını.”
Elif’in dizlerinin bağı çözüldü. “Babamın çantası mı?”
“Evet.”
“Emin misiniz?”
“Eminim.”
Adam cebinden buruşturulmuş, sararmış bir kâğıt çıkardı. “Bunu da yerde buldum.”
Elif titreyen elleriyle kâğıdı aldı. Kâğıdın üzerinde sadece bir cümle yer alıyordu:
“Babama bunu yapanları bulmadan geri dönmeyeceğim.” Elif kâğıda bakarken dünyası bir kez daha başına yıkıldı. Demek Mehmet gitmemişti. Kaçmamıştı. Elif başını kaldırdı. “Bunu nereden buldunuz?”
Yaşlı adam gözlerini kaçırdı. “Mehmet yalnız değildi.”
Elif’in kalbi yeniden sıkıştı. “Ne demek bu?”
Adam cevap vermedi. Sadece mezarlığın karanlığa gömülen uzak köşesine baktı. “Babanın ölümünün anlatıldığı gibi olmadığını düşünüyordu.”
Elif’in elleri titremeye başladı. “Ne biliyordu?”
Yaşlı adam derin bir nefes aldı. “Bilmiyorum.” Sonra kısık bir sesle ekledi, “Ama bildiği bir şey vardı.”
“Neydi?”
Adam Elif’e döndü. “Göçükten önce madende bir şey olmuştu.” Elif’in yüzündeki ifade değişti.
“Ne olmuştu?”
Yaşlı adamın dudakları titredi. “Ve Mehmet bunu öğrenmişti.”
O gece Elif, babasının mezarından ayrılırken artık yalnızca kardeşini aramıyordu. Babasının ölümünün ardındaki gerçeği de aramaya başlamıştı. Çünkü belki Mehmet kaybolmamıştı. Belki birileri onun bulunmasını istemiyordu. Ve Elif’in henüz bilmediği daha büyük bir gerçek vardı. Mehmet’in ortadan kaybolduğu gün ne hikmetse madenden bir kişi de ortadan kaybolmuştu.
Bir acının üstüne bir acı daha binmişti, babamın yasına Mehmet’in gidişi de eklendi. Mehmet oralarda ne yapardı, ne ederdi? Yüreğim ağzımda, gözüm kapıda Mehmet’i bekliyordum. Tıpkı Mehmet’in madenin kapısında babamı beklediği gibi ben de divanın üzerinde oturmuş, başımı duvara yaslamış bir umut Mehmet’in gelmesini bekliyordum.
Annemin içeriden gelen iniltili sesiyle kendime geldim. Hemen ayağa kalktım ve annemin yanına gittim. Annem sanki olacakları önceden sezmiş gibi mahzun gözlerle yüzüme bakıyordu. Bakışlarımı kaçırdım, derin bir nefes aldım, içimden “ana yüreği, söylemesen de hissederdi, o da hissetti” diye geçirdim. Ah benim cefakar annem, babamın ölümüne üzülürken, şimdi de Mehmet’in gidişine üzüleceksin.
İlaç kutusunu elime aldım, mutfaktan bir bardak su doldurdum ve anneme ilacını içirdim. Annem ilacı içip yatağa uzandı. Üstünü örttüm, bardağı götürmek için ayağa kalktığımda elime dokundu.
Anne bir şey mi istiyorsun?
İki kere gözlerini kırptı, bu onun hayır deme şekliydi. İşaret parmağının ucuyla elimin üstünü okşadı. Sanki eliyle ben buradayım diyordu. Ağlamamak için kendimi zor tuttum, bir hışımla kendimi odadan dışarı attım. Eğer ağlarsam annem daha çok üzülecekti.
Tekrar divanın üstüne oturdum, başımı duvara yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Rüzgâr estikçe cam titriyor, dışarıdaki uğultu sesi bütün odaya yayılıyordu. Babam öldüğünde de hava rüzgârlıydı, rüzgâr cama vurdukça birisinin cama vurduğunu sanar, ayağa kalkardım. Mehmet ayağa kalktığımı görünce babam mı geldi diye sorardı. Aramızda babamın ölümünü en zor kabullenen Mehmet oldu. O her zaman babamın geleceği günü bekledi, aylarca babamın mezarına gitmedi. Ölüm kelimesini ağzına almadı, almamıza da izin vermedi. Ama zamanla onun gelmeyeceğini anladı.
Ne zaman Mehmet babamın iş arkadaşlarına o günü sorsa, bir anda adamların beti benzi atar, hepsi sus pus olurlardı. Herkes o gün neler olduğunu, babamın nasıl öldüğünü biliyordu ama hiç kimse bize gerçeği söylemeye cesaret edemiyordu. Sanki babamın ölümü sır gibi saklanıyordu.
Sabaha kadar divanın üzerinde, başımı duvara yaslamış, mahmur gözlerle dışarısını seyrettim. Acaba Mehmet neredeydi? Allah’ım ne yer, ne içer bu çocuk? Gıcırtılı bir kapı sesi duyuldu, ardından küçük kız kardeşim uykulu gözlerle yanıma geldi. Elinde Ali öğretmenden aldığı kitabı tutuyordu. Okuma yazma biliyordu ama hep kitaplarını benim okumamı isterdi. Ben hikâye okurken o da dizime yatar, gözlerini kapatıp dinlerdi.
Abla bana hikâye okur musun?
Kitabı elime aldım, kardeşim dizime yattı. Bir yandan hikâyeyi okuyor, bir yandan onun saçlarını okşuyordum. Hikâyenin sonunda kardeşim dizimde uyuyakaldı. Her şeyden habersiz ne kadar huzurlu uyuyordu. Ona göre Mehmet kaybolmamıştı, sadece madende saklambaç oynuyordu. Elimdeki kitabı divanın üzerine bıraktım. O sırada aklıma bir fikir geldi. Mehmet’i bulmak için Ali öğretmenden yardım isteyebilirdim, belki Ali öğretmen bana yardım ederdi.
O gece sabahı doğurmayı unutmuş gibiydi; gözüm saate takılı kalmıştı, saat ilerlemiyordu. Küçük kız kardeşimi yavaşça yatağına koydum. İçime doğan küçük umut kırıntısı kalbimin ritmini biraz daha artırmıştı. Mehmet’i bulmamızda Ali Öğretmen bana yardım edebilecek miydi?
Sabah gündoğduktan sonra okulun yolunu tuttum. Bu sefer bir kitap almak için değil, kardeşimi bulmamda bana yardım etmesi içindi ki zaten hep yardım etmemiş miydi? Getirdiği nice kitapla onlara ışık tutmamış mıydı ve belki bu olayda da o bir ışık olabilirdi!
Okula vardığımda Ali Öğretmen ve yeni gelen Nihat Öğretmen okulun kütüphanesi için çalışıyorlardı. Ben onlara selam verdiğimde onlar da selam verip beni üzgün bir şekilde karşıladılar. Ali Öğretmen:
– Nasılsın Elif, dünden bu yana hiç bir haber var mı?
– Hayır. Aslında ben buraya siz bana yardımcı olabilir misiniz diye geldim.
Ali Öğretmen’in bakışları Nihat Öğretmen’e kaydı; bulabilirler miydi? Jandarma Mehmet’i arıyordu ama hâlâ bir ses seda yoktu.
Nihat Öğretmen, Elif’e bakarak “Şehirde tanıdığınız birileri var mı?” diye sordu. Elif:
“Bilmiyorum… Mehmet’in bir arkadaşı vardı, evet şimdi hatırladım. Hatta ara sıra bizim eve de gelirdi ama uzun yıllar oldu gelmeyeli.” dedi.
Ali Öğretmen, “Şehirde evi nerededir, biliyor musunuz?” diye sordu.
– Hayır, bilmiyorum.
-Keşke telefon numarasını bulabilseydik!
Elif heyecanla, “Mehmet’in eski bir telefonu vardı evde, ona bakalım.” dedi. Üçü beraber Elif’in evinin yolunu tuttular; adımları çok hızlıydı. Eve vardıklarında Elif aceleyle telefonu getirdi. Ali Öğretmen Elif’e sordu: “Mehmet’in arkadaşının adı neydi?”
-Tahsin.
Hemen telefona göz gezdirdiler ve Tahsin’in numarasını buldular. Numarayı titreyen elleri ile Elif aradı; numara çalıyordu. Acaba Mehmet’e ulaşabilecekler miydi? Kalın ve gür bir ses “Alo.” dedi. Elif: “İyi günler.” dedikten sonra “Tahsin Bey ile mi görüşüyorum?” diye sordu.
Adam, “Evet, ben Tahsin; siz kimsiniz?” dedi. “Ben Elif, Mehmet’in kardeşi, Otlu köyünden arıyordum.”
Adam, “Ha, tamam, hatırladım.” dedi.
-Elif, ben sizi Mehmet için rahatsız etmiştim. Onu son zamanlarda gördünüz mü? Uzun bir süredir ondan bir haber alamıyoruz.
Tahsin, Bey “Mehmet şu an benim yanımda kalıyor. İlk geldiğinde perişan bir hâldeydi ama şimdi iyi.” dedi.
Elif donakalmıştı. Birkaç dakika bir şey diyemedi. Kendini toparladıktan sonra, “Rica edersem bana adresinizi verebilir misiniz? Kardeşimi görmek istiyorum, lütfen.” dedi.
Tahsin Bey ona adresi verdikten sonra teşekkür edip telefonu kapattı.
Elif kendini tutamadı, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı: “Kardeşim yaşıyor, o yaşıyor.”
Yan odadan annesinin iniltileri geliyordu. Hemen yanına gitti ve ona sarıldı ama bir şey konuşamadı. Ali ve Nihat öğretmen de hasta kadını ziyaret edip hemen çıktılar. İki saat sonra okulda buluşup şehre gitmeye karar verdiler. Bu sırada Elif kardeşlerinin yemeğini yapacak ve annesinin de ilaçlarını verecekti. Ah cefakar Elif, bir yardım edeni bile yoktu! Belki de bu onu daha çok güçlü yapıyordu ve hiçbir şeyden kaçmıyordu. En çok da kendinden ve hayatının gerçeklerinden kaçmıyordu.
Elif ve öğretmenler, uzun arayışın ardından nihayet Mehmet’i buldular. Bir süre kimse konuşmadı. Yılların özlemi, kırgınlığı ve cevapsız soruları o sessizliğin içinde birikmişti. Elif, tek kelime etmeden Mehmet’e sarıldı. Sanki o ana kadar içinde tuttuğu bütün korkular, gözyaşlarıyla birlikte dışarı çıkıyordu. Sonra yavaşça geri çekildi ve Mehmet’in gözlerinin içine baktı. Bakışlarında tek bir soru vardı: Neden?
Mehmet, Elif’in gözlerindeki o soruya daha fazla dayanamadı. Başını öne eğerek anlatmaya başladı.
“Babamın ölümü anlatıldığı gibi bir kaza değildi Elif. Babam madende güvenlik önlemlerinin alınmadığını, bazı işçilerin kayıtlara geçirilmediğini öğrenmişti. Bunu ortaya çıkarmak istiyordu. Elinde belgeler vardı ama konuşmasına fırsat kalmadı. Babamın ölümünden sonra o belgelerin peşine düştüm. Gerçeği öğrenmeye yaklaştıkça kendimi de tehlikede hissettim. Size bir şey olmasından korktum. Bu yüzden uzaklaştım.”
Elif’in gözlerinden süzülen yaşlar yanağına doğru ilerledi.
“Peki, neden ilk bana söylemedin Mehmet? Herkes seni ararken, ben ne olduğunu anlamaya çalışırken neden sustun? Ben senin kardeşin değil miydim?”
Mehmet’in gözleri doldu. “Öyleydin Elif, hâlâ öylesin. Ama babamızı kaybettikten sonra sizi de kaybetmekten korktum. Yanınıza gelirsem peşimdeki insanların size de zarar verebileceğini düşündüm. Seni korumak istedim ama bunu yaparken seni en çok yaralayan kişi oldum. Biliyorum, beni affetmen kolay değil.”
Elif bir şey söylemedi. Onun da söylemek istediği çok şey vardı. Fakat karşısındaki, yıllardır özlemini çektiği kardeşiydi. Bunca zamanın acısını tek bir konuşmayla silemezlerdi ama artık birbirlerinden saklanmak zorunda da değillerdi.
Bir süre sonra hep birlikte köye dönmek üzere yola çıktılar.
Mehmet, eve vardığında annesini karşısında görünce olduğu yerde durakladı. Annesinin yüzündeki çizgiler, geçen yılların sessiz tanığıydı. Yanına gidip dizlerinin üzerine çöktü, annesinin ellerini avuçlarının arasına aldı. Annesi, oğlunun yüzüne dokunurken gözyaşlarını tutamadı. Küçük kız kardeşi de Mehmet’in yanına koşup ona sarıldı. Mehmet, kardeşinin saçlarını okşarken yıllardır uzak kaldığı evinin sıcaklığını yeniden hissetti. Bir zamanlar birlikte oturdukları sofrayı, bahçede geçirdikleri günleri hatırladı. Eksilen yılları geri getiremezdi ama bundan sonra yanlarında olabilirdi.
Elif, onları bir süre uzaktan izledi. İçinde hem kavuşmanın sevinci hem de yıllardır taşıdığı kırgınlığın ağırlığı vardı. Sonra sessizce bahçeye çıktı. Ceviz ağacının altına doğru yürüdü. Çocukluğundan beri bildiği bu ağacın gölgesinde nice gün geçirmiş, nice hayal kurmuştu. Ağacın altına oturup çantasından defterini çıkardı.
Defterin ilk sayfasındaki yarım kalmış dizeye baktı. Kalemini eline aldı. Mehmet’in dönüşünü, annesinin gözyaşlarını, babasının ardından eksik kalan sözleri ve yıllardır kimsenin duymadığı acıları düşündü. Belki de bazı duygular anlatılarak değil, yazılarak hafifliyordu.
Bir süre gökyüzünü seyretti. Ceviz ağacının yaprakları rüzgârla hafifçe kıpırdarken kalemini kâğıdın üzerinde gezdirmeye başladı:
Bir sır büyür gecenin koynunda,
Bir hasret saklanır kalbin en derin yanında.
Gidenin izi kalır her hatırada,
Bir umut filizlenir en sessiz duada.
Bir evin ışığı sönse de bazen,
Bir yürek bekler dönmeni yeniden.
Yollar uzasa da, yıllar geçse de,
Sevgi vazgeçmez sevdiğinden.
Elif, son dizeyi yazdıktan sonra kalemini bıraktı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İçindeki acı hâlâ oradaydı; ne babasının yokluğu dinmişti ne de kaybolan yılların özlemi bitmişti. Ama ilk kez bütün bunları tek başına taşımak zorunda olmadığını hissediyordu. Babasının katilleri yakalanmış ömür boyu hapis cezası çarptırılmıştı bunu bilmek bile onu rahatlatıyordu.
Defterini göğsüne bastırıp başını ceviz ağacının gövdesine yasladı. Evin içinden annesinin ve kardeşlerinin sesi geliyordu. Elif, gözlerini açıp o tarafa baktı. Belki her şey eskisi gibi olmayacaktı ama hayat, yarım kalan yerinden yeniden başlayabilirdi artık.
NOT: BU HİKÂYE KOR DERGİ YAZARLARI TARAFINDAN ORTAKLAŞA YAZILMIŞTIR.
KATILIMCILAR:
SİMGE YILDIRIM YURGA
❤❤❤❤❤❤