17 Eylül 2026, 14:34:50
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 17°C
Yağmurlu
Afyon
17°C
Yağmurlu
Cum 20°C
Cts 24°C
Paz 24°C
Pts 26°C

DÜŞÜNCEME KADAR

DÜŞÜNCEME KADAR
3 Eylül 2026 20:43
202
A+
A-

Bazı insanlar, hayatımızdan çıktıktan sonra eksilmez. Sadece yer değiştirirler,bir başkasının hafızasında.

 

Meğer insanın yokluğu da bir yerde yaşamaya devam edebiliyormuş. Demek ki bir zamanlar onun zihninde bir yere dokunmuşum. Belki söylediğim bir cümle. Belki birlikte sustuğumuz bir mesele. Belki o an benim için sıradan olan, ama benden ayrıldıktan sonra onun zihninde yaşamayı sürdüren küçücük bir şey.

 

İnsan, kendisinden geriye bir şey kaldığını başkasının hafızasında görünce anlıyor. Çünkü zamanı birlikte geçiriyoruz sanıyoruz. Oysa bazen asıl birlikte geçirilen zaman, yan yana olduğumuz saatlerde değil, birbirimizden ayrıldıktan sonra zihnimizde birbirimize ayırdığımız yerde başlıyor. Kendi yokluğundan sonra da bir başkasının zihninde devam edebilmek…

 

Sonra başka bir soru geliyor: Hatırlanmak, gerçekten anlaşılmak mı?

 

Söylediğin bir cümle yıllar sonra hatırlanabilir. Ama o cümleyi söylerken neden sustuğunu hatırlamayabilir. Bir kelimeyi neden seçtiğini. Tam söyleyecekken neden vazgeçtiğini. Çünkü insanın anlatmak istediği şey, kurduğu cümlenin içinde değil; o cümleye ulaşana kadar eleyip geride bıraktığı şeylerde saklıdır.

 

Ben artık anlaşılmak derken yalnızca söylediklerimin duyulmasını kastetmediğimi biliyorum. Söylemeye yetişemediğim yere kadar anlaşılmak istiyorum. Çünkü insan her zaman içinde taşıdığı şeyi tamamlanmış hâliyle taşımıyor. Bazı şeyler önce bir his olarak geliyor; içimizde yerini biliyor, ama adını henüz bilmiyoruz. Söylemeye çalışıyoruz; kelime yaklaşıyor, sonra eksik kalıyor. Sonra biri, bizim henüz tamamlayamadığımız düşüncenin yanına bir cümle bırakıyor. “Anladım.” İlk defa kendimi açıklamak zorunda hissetmedim. Çünkü karşımdaki, yalnızca söylediğimi tamamlamadı. Benim sustuğum yerden devam etti.

Birinin seni açıklayabilmesi değil; senin kendine henüz açıklayamadığın şeyi sende fark etmesi.

 

Bir mesajın içinde de kayboluyor insan. Cümleler yerli yerinde. Nokta konmuş. Karşıya ulaşmış. Ama zihinden geçerken bıraktığı iz, ekranda görünmüyor. “İyiyim.” İki hece.

Ekranda tamam. Oysa karşında olsaydı, kelimeden önce yüzüne bakardın. Gözlerinin cümlenin gerisinde kaldığını görürdün. Sesindeki küçücük değişiklik, iki kelimenin taşıyamadığı şeyi söylerdi. Ve hiçbir şey demezdin. Sadece bakardın. Çünkü soru sormak bile bazen insanı kendisini anlatmaya zorlar. Oysa göz göze gelmek, anlatma yükünü ortadan kaldırır. İnsan, karşısındakinin cevabından önce düşüncesinin yönünü görür.

Bir cümleye saniyeler içinde varabiliyoruz. Ama o cümlenin içinde kalmaya zamanımız yok. Biri konuşuyor, biz cevabı kuruyoruz. Bir düşünce geliyor, onu kendi düşüncemizin yanına koyuyoruz. Bir duygu açılıyor, kendi yaşadığımızı anlatıyoruz. Böylece konuşma sürüyor. Ama insanın dünyası bize hiç açılmamış olabiliyor. Çünkü onun söylediklerini dinlerken bile kendi penceremizden bakıyoruz. Birinin düşüncesine ortak olmak ise onunla aynı şeyi düşünmek değil. Bazen kendi düşünceni bir süreliğine masadan kaldırabilmek. “Ben olsam…” diye başlayan cümleyi kurmamak. Onu düzeltmemek. Onu kendine benzetmeye çalışmamak. Sadece bir anlığına onun baktığı yerden bakmak. O zaman insanın ne düşündüğünden daha başka bir şeyi görürüz: Düşünürken nerede durduğunu.

 

İnsanın çoğu zaman istediği şey haklı bulunmak değil. Birinin kendi dünyasından çıkıp seninkine kadar gelmesi. Sana katılması gerekmiyor. Seni onaylaması hiç gerekmiyor. Yalnızca senin baktığın yerden bir kez bakması yetiyor. Çünkü “Beni haklı buldu.” başka bir şey. “Beni gördü.” başka. Ortak olmak da budur. Aynı düşünmek değil. Aynı şeyleri yaşamış olmak değil. İki ayrı zihnin arasında, ikisinin de daha önce bulunmadığı küçük bir alan açmak. Ne tamamen benim. Ne tamamen onun. İkisinin düşüncesinden doğan, ama ikisine de tam olarak ait olmayan bir yer.

 

İnsanın aradığı şey, kendisini daha iyi anlatacak kelimeler değil; kelimelerin bittiği yerde geri dönmeyen biri. Herkes birbirine ulaşabiliyor. Ama herkes birbirine varamıyor. Birinin ne söylediğini bilmek kolay. Söyleyemediği yere kadar yürümek başka. Bir mesaj birkaç saniyede karşıya geçebilir. Bir düşüncenin gerçekten karşı tarafa geçmesi ise bazen yıllar sürebilir. Bazı insanlar bu yüzden hayatımızdan çıkıp gitmiyor. Çünkü bize yalnızca bir şey söylemiyorlar. İçimizde henüz düşünce hâline gelmemiş bir şeyi harekete geçiriyorlar. Sonra herkes kendi dünyasına dönüyor. Ekran yeniden aydınlanıyor. Kalabalık yeniden konuşuyor. Hayat yeniden hızlanıyor. Ama bazı karşılaşmaların geride bıraktığı şey ne bir mesaj oluyor ne de bir fotoğraf. Bazen geriye yalnızca şu his kalıyor: Birisi, benim anlatabildiğim yere değil, düşüncemin vardığı yere kadar geldi. Adının birinin hafızasında kalmasından çok, düşüncelerinin arasına karışmış bir hâlde yaşamaya devam etmek. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan geçmiyor. Bazen bir cümlenin içinde. Bazen bir sessizliğin kıyısında. Bazen de hiç beklemediğimiz bir anda, kendi düşüncemizin içinde yeniden karşımıza çıkıyorlar.

 

Aynı dünyada bulunmak yetmiyor. Aynı fikirde olmak da. İnsan, kendi dünyasından çıkıp düşüncesine kadar gelebilen birini arıyor.

 

Bazı insanlar bize kadar gelmiyor. Düşüncemize kadar geliyor.

Ben Rümeysa Özgür. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğrenim görüyorum. İslam tarihi alanında akademik çalışmalar yürütme hedefiyle tarih, edebiyat ve kültür üzerine okuyorum, araştırıyorum. Yazılarımda insanın hafızayla, zamanla ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışıyorum. Yazmayı, insanın kendine ve çağına tuttuğu bir ayna olarak görüyorum.
YORUMLAR

  1. Esra irem Kumsal dedi ki: