ÇELİK, PAS VE ŞÜPHE
Çıbanı patlatacak tek bir kelime arıyorum,
Çünkü sular bulandı ve cellat kapıda gülümseyerek bekliyor.
Biz ki şehirlerin asfaltına diz çökmeyenlerdik,
Nasıl oldu da sığındık, bu kireç sıvalı odalara?
Hangi vitrin camında sattık, o ilk barut kokulu çığlığımızı?
Söyleyin, hangi uysal akşamüstü yırtabilir
Göğsümüzü kaplayan bu kadife pası?
Etimi sıyırıyorum günün karmaşasından,
Bir kehanet gibi dikiliyorum caddelerin göbeğinde.
Siz ki çayınızı demlerken komşu dairelerin kahrıyla,
Ben toprağın altındaki o çelik damağı duyuyorum.
Dünya: Kendi çürüğünü gizleyen süslü bir tayyör,
Bizse o tayyörün dikiş yerlerinde unutulmuş paslı iğneleriz.
“Şüphesiz” dedik, göğsümüzün üzerindeki ağır kayayı iterken,
“Şüphesiz ki bilesiniz…”
Fakat kimse bakmadı avuçlarımızdaki o eski yaraya.
Şimdi saatler gece yarısını vuruyor değil
Saatler direkt kemiklerimizi kırıyor!
Ağaçlar uykuda, kuşlar kiralık yuvalarında uykuda…
Ve ben, bir hezimetin tam ortasında
Bilenmiş bir dize gibi bekliyorum:
Kan tutmamış bir tüfeğin soğukluğudur benim adaletim.
Yumruğunu cebine saklayan herkese lanet!
Çünkü insan, ancak reddettiği gün başlar yaşamaya.