17 Eylül 2026, 14:30:34
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 17°C
Yağmurlu
Afyon
17°C
Yağmurlu
Cum 20°C
Cts 24°C
Paz 24°C
Pts 26°C

ELİF-1

ELİF-1
8 Eylül 2026 17:09
123
A+
A-

Toprağın kokusunu henüz güneş doğmadan içine çeken o küçük, ahşap kokulu odada; pencerenin aralığından süzülen serin dağ rüzgârı, tül perdeyi hafifçe havalandırıyordu. Elif masasının üzerinde üst üste yığılı duran resim defterlerinin son sayfasını yine babasının tedirgin ama bir o kadar da gurur dolu bakışları altında çizimleriyle dolduruyordu. Bu evin her bir köşesi, duvarlardaki taşların arasına kadar sinmiş o derin ve unutulmaz hüzünle yıkanmıştı çünkü Elif henüz aklı ermeyen küçücük bir çocukken annesi Fatma’nın bir kış gecesi doğumda minik kardeşiyle birlikte bu dünyadan göçüp gitmesi, evin üzerindeki neşeyi söküp almıştı. Geriye sadece duvarlara sinen derin bir sessizlik bırakmıştı. Karısı Fatma’ya hesapsız bir sevgiyle bağlı olan Ahmet, köylülerin ve akrabalarının tüm ısrarlarına, “Yalnız kalma, eve bir kadın eli değsin, ocağın tütmeye devam etsin” sözlerine rağmen bir daha asla evlenmeyi düşünmemiş; ruhunun yarısını toprağa gömdüğü o günden sonra ömrünü, sevgisini ve yaşama dair tüm umudunu karısının ona bıraktığı tek ve en kutsal emaneti olan Elif’e adamıştı. Evin içinde geçen her an, Ahmet için geçmişin acısını hafifleten ama asla yok etmeyen sessiz bir hatıra çemberiydi. 

Köyün dar, çamurlu yollarında koşturan; küçük yaşta tarlaya veya ev işlerine koşturulan diğer kız çocuklarının aksine Elif’in dünyası, babasının kasabadaki tek kırtasiyesinden binbir güçlükle tarladan kazandığı son birkaç kuruşla alıp getirdiği rengârenk boya kalemlerinin, kurumuş fırçaların ve tuval niyetine kullandığı sararmış saman kâğıtlarının arasında şekilleniyordu. Ahmet için kızının çizdiği her bir çizgi, kaybettiği eşinin hatırasına tutunmanın bir yolu olmuştu. Kızının elindeki o fırça ise annesiz büyüyen bu yetim kızın hayata tutunduğu en güçlü umuttu. Bu yüzden köydeki, “Kız çocuğu okuyup da ne yapacak, vakti gelince evlenir gider.” diyen basmakalıp düşüncelerin aksine Ahmet, kızının yeteneğinin bu dağların arasına sıkışıp kalmasına asla razı olmayacaktı. Her fırsatta onun eline yeni bir tuval tutuşturup hayallerini daha uzaklara taşıması için onu yüreklendiriyordu. Akşamları kandil ışığında yan yana oturduklarında babasının nasırlı elleri Elif’in küçük parmaklarını yönlendirir, çizdiği her figürde köye sığmayan bir geleceğin tohumları atılırdı. 

O sabah kasabadan gelen postacının bıraktığı mühürlü zarf, sadece Elif’in değil bu iki kişilik yalnız ve hüzünlü evin kaderini kökten değiştirecek devasa bir yarışmanın habercisiydi. Ulusal düzeyde düzenlenen ve kazanan öğrenciye büyük şehirdeki güzel sanatlar lisesinde tam burs imkânı tanıyan bu resim yarışması, Ahmet için kızının geleceğine ve hayallerine açılan o büyülü kapının ta kendisiydi. Günler gecelere karışırken Elif, babasının gaz lambasının ışığında kendi elleriyle hazırladığı ahşap şövalenin karşısına geçip köyün tepesindeki asırlık çınar ağacını, gökyüzünün mevsim dönümlerindeki o alaca renklerini ve toprağı işleyen insanların nasırlı ellerini tuvaline aktarmaya başladı. Tablo gün geçtikçe canlanıyor, sadece bir manzara değil köyün tüm neşesini ve hüznünü barındıran canlı bir hafızaya dönüşüyordu. Fakat yarışmanın son teslim gününe sadece iki gün kala tuvallerini kasabadaki toplama merkezine götürmek üzere yola çıkmaya hazırlandıkları sırada aniden bastıran sağanak yağmur, derenin taşmasına ve köyle kasaba arasındaki tek köprünün sürüklenip yok olmasına sebep oldu. 

Babasının gözlerindeki o çaresiz ama yılmayan ifadeyi gören Elif, eserini teslim edememe korkusuyla gözyaşlarına boğulsa da Ahmet bir an bile tereddüt etmedi; resmi kat kat muşambalara sarıp sırtına bağladıktan sonra fırtınanın ortasında kızının elini sıkıca tutarak çamurlu, dik patikalardan dağın arkasındaki yola doğru yürümeye başladılar. Rüzgâr yüzlerini dondururken ayağı kayıp düşen Elif’i her defasında ayağa kaldıran şey babasının “Devam edeceğiz kızım, bu resim o kasabaya varacak.” diyen sarsılmaz sesiydi. Saatler süren zorlu yörük yürüyüşünün, çamura batan adımların ve iliklerine kadar işleyen soğuğun ardından kasabadaki son otobüse yetişmeyi başardıklarında Elif sadece bir resmi yarışmaya teslim etmekle kalmamış, bir babanın inancının ve sevgisinin insanı her türlü engelin ötesine nasıl taşıyabileceğini de o çamurlu tuvalin her bir santimetresinde bizzat yaşamıştı.

İçinde coşan fırtınaları, içindeki çığlıklarıyla dindirmeye çalışan bir yazar...
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.