17 Eylül 2026, 14:30:23
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 17°C
Yağmurlu
Afyon
17°C
Yağmurlu
Cum 20°C
Cts 24°C
Paz 24°C
Pts 26°C

MODERN İLLÜZYON: MERİTOKRASİ

MODERN İLLÜZYON: MERİTOKRASİ
7 Eylül 2026 10:02
87
A+
A-

Meritokrasi, modern dünyaya verdiği en büyük vaadi artık yerine getirmiyor. Latince meritus (liyakat) ve Yunanca kratos (yönetim) sözcüklerinin birleşiminden doğan, yani kelime anlamıyla “hak edenlerin yönetimi” iddiasını taşıyan bu sistem, toplumsal konumun soy veya servetle değil; zekâ, yetenek ve çabayla belirleneceğini savunuyordu. Ancak bu vaat, günümüzde ambalajı değiştirilmiş bir “modern feodalite” düzenine dönüştü.

​Dünyanın en prestijli kurumları sayılan Harvard ve Oxford’dan, Türkiye’nin en köklü üniversitelerine kadar uzanan o “parlak geleceğin” giriş bileti artık bireysel çabayla değil, başlangıçtaki ekonomik güçle satın alınıyor. Yarışın başlangıç çizgisini sermayenin belirlediği bir düzende, yetenek tek başına bir teferruata dönüşüyor. Sadece eğitim sektöründe değil, hayatın her alanında artık zekâ değil, para konuşuyor. Elbette bu durum herkes için geçerli değil; makam sahibi, kendini ispatlamış, zekâsı ve çabası ile bulunduğu konuma gelmiş insanlar istisna olmakla birlikte, potansiyeli yüksek olan nice insanın da sırf maddi imkânsızlıklar yüzünden yerinde saymak zorunda kaldığına her gün şahit oluyoruz.

​Bu adaletsizlik daha en baştan, eğitim sıralarında başlıyor. Gençler hayattan ve ilimden önce öğrenilmiş çaresizliği deneyimliyor. Gecesini gündüzüne katıp ders çalışan bir öğrenci, ne kadar uğraşırsa uğraşsın sermaye sahiplerinin gerisinde kaldığını acı bir tecrübe ile öğreniyor. Maddi imkânı daha fazla olan taraf özel derslere, koçluk sistemlerine ve en iyi kaynaklara zahmetsizce ulaşırken, diğer kesim tamamen kendi dar imkânlarıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Üstelik iyi bir okul kazanmak da zafer değil, sadece eşitsizlikle dolu yeni bir mücadelenin kapısını açıyor. Böylece aynı sıralarda başlayan iki farklı hayat, ayrıcalıklarla örülü farklı bir dünyaya adım atıyor. Modern meritokrasinin kurbanları, başarısızlığın suçunu kendi yetersizliklerinde arıyor fakat ortada bireysel bir yetersizlik değil, daha en başından çökmüş bir sistemin kendisi duruyor.

​Üstelik bu illüzyon sadece fiziki dünyada kalmıyor, dijital alana da sıçrıyor. Günümüzde görünürlük kazanmak ve sesini duyurabilmek artık iyi bir reklam gücü gerektiriyor. Reklam ise eski sokak afişlerinden sıyrılıp internetin sınırsız gücüne dayanıyor. Dijital medyanın o “herkes eşit, yeteneği olan parlar” masalına karşın, algoritmaların yönünü, erişim imkânlarını ve prodüksiyon kalitesini yine arka plandaki sermaye belirliyor. Bu durum, “içerik üreticiliği” adı altında yeni bir kulvar yarattı. Artık ham yetenek veya derinlikten ziyade, bütçelenmiş dijital pazarlama gücüyle önümüze çıkarılan yeni nesil bir “ayrıcalıklılar sınıfı” türedi.

​Gençler eğitim ve dijital sahneden geçip iş hayatına adım attığında ise çarkın en sert dişlisiyle karşılaşıyor. Başarının zekânın, başarısızlığın ise sadece “çabasızlığın” bir göstergesi olduğu yanılsaması hâlâ genel kabul gören bir varsayım. Dönen bu bozuk çarkın kırık dişlerini gösterenler ise sistem tarafından başarısızlığını maskelemeye çalışan “bahane üreticiler” olarak yaftalanıyor. İş dünyasında “network” veya “referans” gibi süslü terimlerle kurumsal feodalizm meşrulaştırılıyor. Adı “torpil” olduğunda ahlaksız ve kabul edilemez sayılan bu ilişki ağı, etiketi “referans” olarak değiştirildiğinde bir anda meşru, saygın ve prestijli bir vasıta hâline geliyor.

​Peki, bütün bu yanılsamalar zinciri içinde gerçek bir liyakatten söz etmek mümkün mü? Adil bir fırsat eşitliği sağlanmadığı sürece liyakat söylemi kocaman bir yalandan ibaret kalıyor. Liyakat eksikliğinden mi, yoksa modern meritokrasinin yarattığı bu tahribattan mıdır bilinmez, günümüzde diplomalar dahi karın doyurmaz hâle gelmiş, bütün değerini yitirmiştir.

​Bu durum, kavramın kendi tarihsel ironisini de gözler önüne seriyor. Michael Young, meritokrasi terimini 1958 yılında ilk kez kullandığında bunu övülecek bir ideal değil, geleceğe dair kaygı dolu bir kehanet ve uyarı olarak kurgulamıştı. Young ve Sandel farklı dönemlerde yaşamalarına rağmen meritokrasiye dair aynı derin korkuyu taşıdılar. Young meritokrasiyi gelecekteki bir tehlike olarak gördü, Sandel ise günümüzdeki bir yalan ve zorbalık olarak… Biri geleceği bildi, biri şimdiyi teşhis etti; fakat her ikisi de bu düzenin aç bir kurt gibi insan ruhunu kemirip tüketeceğini hissetmişti.

​İşte tam da bu yüzden, sistemin sunduğu tek tük başarı hikâyeleri artık birer ilham kaynağı değil; başlangıç noktasındaki devasa eşitsizliği gizlemeye yarayan estetik birer perdeden ibaret. Meritokrasi gerçeğinin, uluslararası düzeyde kazanılması gereken bir savaş olduğunu idrak etmek ve boyun eğmemek gerekiyor.

Bankacılık ve Sigortacılık Bölümü mezunuyum. 24 yaşında bir çocuk annesiyim. Mersin/Mut'da yaşıyorum. Yazmak için değil nefes almak için yazanlardanım.
YORUMLAR

  1. Halil Nalbantbaşı dedi ki:

    İlk beğeni benden çok güzel toplumun kanayan yarasına işaret etmişsiniz. Tek ve gerçek eksiğimiz liyakat