25 Temmuz 2026, 01:21:21
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 27°C
Parçalı Bulutlu
Afyon
27°C
Parçalı Bulutlu
Cts 19°C
Paz 24°C
Pts 29°C
Sal 31°C

GERİ GELEN MEKTUP

GERİ GELEN MEKTUP
22 Temmuz 2026 14:36
93
A+
A-

Günün ilk ışıkları henüz odasına sızmamışken Meltem zihnindeki o tanıdık kâğıt kokusuyla uyandı. Komodinin üzerindeki saate attığı kısa bir bakış, telaşını tetiklemeye yetti. O, şehrin sokakları henüz uykudayken ve en büyük sığınağı olan kütüphanenin kapıları henüz kilitliyken orada olmak, o devasa sessizliğin ilk misafiri sayılmak için sabırsız bir telaşla hazırlanmaya başladı.

Meltem, yıllardır o kütüphanenin rafları arasında kendi ruhunun izini sürer gibiydi. Çıkmadan önce kalemlerini ve defterini özenle yerleştirdi, onun için not alınmayan bir gün yaşanmamış sayılırdı. Kulaklıklarını takıp müziği başlattığında dış dünyanın gürültüsüyle arasına aşılmaz bir duvar ördü. Sabahın serin havasını ciğerlerine doldururken metronun kalabalığına karıştı.

Tam bir saat sonra, ev bildiği o kapının önündeydi. Açılmasına kalan iki dakikayı, zihninde rafların haritasını çıkararak tüketti. Kilit sesini duyar duymaz içeri süzüldü; burası onu herkesten daha iyi anlayan, kalabalık ama gürültüsüz bir dost eviydi. Kitaplar, insanların aksine onu sorgulamaz, yargılamaz. Sadece varlıklarıyla ona eşlik ederlerdi. Belki de Meltem’in bu dünyada elini tutan yegâne dostları, sırtı ciltli bu sessiz ruhlardı.

Eşyalarını her zamanki masasına, sanki bir kaleye yerleşir gibi bıraktı. Ancak asıl arayışı, rafların labirentine daldığında başladı. Bugünün hissini tamamlayacak o eksik parçayı ararken adımları onu şiir kitaplarının olduğu o kuytu köşeye çıkardı. Meltem, kitapları kendisinin seçtiğine hiçbir zaman inanmamıştı, ona göre her sabah raftaki bir ruh canlanıyor ve “Bugün beni okumalısın.” diyerek kendini onun parmak uçlarına bırakıyordu. Bugün de öyle oldu, kaderiyle randevulaşmış bir şiir kitabı elindeydi.

Masasına çöktü ve ruhunu dinlendiren o alışkanlığına sığındı. Kitabı, sanki içinde saklı bir cevap varmış gibi rastgele bir sayfasından araladı. O anda, zamanın içinde unutulmuş, rengi solsa da kokusu anılara sinmiş kurumuş bir papatya sayfaların arasından masaya düştü. Meltem’in bakışları, çiçeğin düştüğü noktada kaldı. Sonra gözlerini o sayfaya çevirdi, sanki yıllardır bu buluşmayı beklermiş gibi duran o şiire takılıp kaldı.

Gözleri, sayfanın başından sonuna dizelere çakılı kaldı: “Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?” Şiirin her kelimesi, az önce masaya düşen o yorgun papatyanın aksine taptaze bir acıyla titriyordu. Tekrar tekrar okudu, her seferinde ruhunun başka bir köşesi tutuştu. Dördüncü okuyuşunda, zamanı ve kütüphanenin o güvenli sessizliğini unutup kaleme sarıldı. Kendi hayatının, kendi yirmi yılının özetiymiş gibi o satırı defterinin kalbine kazıdı: “Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı…” Mürekkep kağıtla buluştuğunda, içindeki o isimsiz boşluk ilk kez bir cümleye sığmıştı.

Defterin beyaz sayfasına düşen ilk damla, mürekkebi bir leke gibi dağıttı. Meltem artık yirmi sekizindeydi ve o dize, bir zaman makinesi gibi onu sekiz yaşındaki o kimsesiz çocuğun yanına fırlatmıştı. Tam yirmi yıl; bir ömrün baharını yetimhanenin soğuk koridorlarında hiç açılmayan, yazdıkça ona geri gelen mektupların gölgesinde bekleyerek geçirdiği o koca zaman… On sekizine bastığında bu şiirle ilk kez tanışmış ama taşıdığı o ağır anlamdan korkup kaçmıştı. On yıl boyunca kalbinin en kuytu köşesine sakladığı o yangın, şimdi on yıl sonra, kütüphanenin sessizliğinde onu yeniden bulmuştu. Geri gelen her mektubun sızısı, şimdi kalemin ucunda toplanmıştı, artık veda edemediği ailesine, o hiç ulaşmayan adreslere son bir kez “buradayım” demenin vakti gelmişti.

Kalemi parmaklarının arasında hiç olmadığı kadar kararlı bir güçle sıktı. Mürekkebin, gözyaşlarıyla dağıldığı o sayfaya, geçmişine veda eder gibi şu satırları düştü:

“Artık bu mektupların kapıma geri dönmesine alıştım, sızısı geçti. Sizi beklemiyorum. Yollarınızı gözlemeyi, o gelmeyecek satırların hayalini kurmayı çoktan bıraktım. Bugün, bu kütüphane sessizliğinde anladım ki ben eksik yanlarımı bu raflar arasında kendim tamamladım. Artık sadece kendim yetiyorum.”

Kâğıdı yavaşça katladı. On yıl önce kaçtığı o şiirin koruyla şimdi kendi içindeki o soğuk odayı ısıtmış, yirmi yıllık bekleyen çocuk masalını orada o ahşap masada noktalamıştı. Katladığı kâğıdı o papatyanın düştüğü yere yerleştirdi ve rafa geri koydu…

Yazarken kendime yaklaşıyorum. Düşüncelerim sakinleşiyor, içimdeki karmaşa yerini dinginliğe bırakıyor.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.