PADİŞAHIN İKİ OĞLU: BÖLÜM 1
Zaman zaman içinde, ölüm yaşam içinde. Âşıklar derviş iken, deliler ermiş iken. Ben anamdan ninni dinlerken, Hüda kaderimi ilmek ilmek örerken. Sevda kuş olmuş, diyar diyar dolaşırken. Sevda kuşunun kanadından düşen tüy, uzak diyarlardan birisine kondu ama bu diyar başka diyarlara benzemiyordu… Bu diyarda adil bir padişah ve onun oğulları yaşardı.
Padişah’ın büyük oğlu Yavuz; bir geyiği sırtlanabilecek kadar geniş omuzluydu, iki metre uzunluğundaki bir kaya kadar ağır olan bir kılıcını bir tur başında döndürüp savurabilecek kadar güçlüydü, atına bindiğinde yıldırım hızıyla gidecek kadar iyi at kullanırdı. Bir bakışıyla askeri hizaya getirir, bir sözüyle düşmana diz çöktürtürdü. Sesi gürdü, hitabeti güçlüydü ve ikna kabiliyeti yüksekti.
Padişah’ın küçük oğlu Selim ise Yavuz’un tam aksine; zırhını taşıyabilecek kadar kuvvetli, hedefi on ikiden vurabilecek kadar iyi okçuydu. Bir bakışıyla insanın içini okur, bir sözüyle gönül fethederdi. Karıncayı incitmekten imtina eder, kalp kırmaktan çekinirdi. Açları doyurur, düşkünleri koruyup kollardı. Yavuz yetenekleriyle övünürken, Selim yetenekleriyle övülmekten hoşlanmazdı.
Günlerden bir gün padişah, iki oğlunu yanına çağırttı.
— Oğullarım, gözümün nurları. Siz benim kolum kanadımsınız. Annenizin ölümü belimi büktü, yüreğimi dağladı. Siz de olmasanız bu acıya dayanamazdım. Rabbim şükürler olsun, bana sizin gibi yiğit, hayırlı evlatlar verdi. Sizin varlığınız, bir nebze olsun içimdeki acıyı dindiriyor. Ölüm ne zaman kapımı çalar bilmiyorum, ölüm kapımı çalmadan aranızda adil bir görev dağılımı yapın. Kararınızı bana da bildirin.
Padişah’ın sözleri, Selim ve Yavuz’u derin düşüncelere daldırdı. Bu zamana kadar ikisi de bu konuyu düşünmemişti. Padişah’ın hayırlı bir iş için çağırdığını düşünmüş ve sevdiklerini söylemek için doğru zaman olduğu kanaatine varmışlardı. Ama padişah görev konusunu açınca, ikisi de evlilik bahsini açmamaya karar verdi.
İki kardeş miras bahsini uzun uzun konuştu. Bir karara bağladı ve fikirlerini padişaha sundu. Padişah iki oğlunun da mirası adil bir şekilde bölüştüğünü duyunca gönlü rahatladı.
Gel zaman, git zaman… Yavuz, Kaf dağının arkasında yaşayan yiğitliğiyle nam salmış bir beyin kızıyla evlendi. Mihri; aynı babası gibi gözü kara, cesur, tuttuğunu koparan, güzelliğiyle aynaları çatlatan, sesiyle bülbülleri kıskandıran, gözleriyle yiğitlerin yüreğini çalan bir kızdı. Selim ise uzak diyarların birinde yaşayan bir kılıç ustasının kızıyla evlendi. Azize; tıpkı Selim gibi sakin, sabırlı, merhametli, gönül fetheden, gülüşüyle huzur veren bir kızdı.
Padişah iki oğlunu ve gelinlerini gördükçe, gönlü sevinçle dolar, torunlarına kavuşacağı günün hayaliyle yaşardı. Günlerden bir gün padişah kötü bir rüya gördü. “Sarayın bütün camları kırılmıştı, cam kırıkları etrafa saçılmış, eşyalar devrilmiş, taht yıkılmış, perdeler yırtılmış, saray karanlığa gömülmüştü. Padişah sarayın halini görünce dehşete kapıldı. Güzelim saray harabeye dönmüş, güzelliğini yitirmiş, her şey karanlığa teslim olmuştu. Padişah ürkek adımlarla sarayda yürümeye başladı. Ayaklarının altındaki çatırtı sesleri, burnuna gelen çürük meyve kokuları, nereden geldiğini bilmediği uğultulu ses ve havada uçuşan toz taneleriyle; padişah korkarak, bu saray benim sarayım mı diye diye düşündü. Derken bir anda şimşek çaktı ve şimşeğin ışığıyla oda aydınlandı. Odanın kısa bir süreliğine aydınlanmasıyla padişah, tahtın yanında duran uzan boylu, başı eğik, tahta bakan adamı fark etti. Adam bütün dikkatini boş, devrilmiş tahta vermişti. Sarayın halinden bihaber olan adam, padişahın dikkatini çekti, o yöne doğru yürüdü. Padişah adamın birkaç adım gerisinde durdu. Uzun uzun adama baktı. Şimşeğin loş ışığından dolayı adamın yüzünü görmekte zorlanıyordu.
— Sen de kimsin? Neden devrilmiş tahta bakıyorsun?
Adam başını kaldırdı. Padişah’a baktı:
— Benim adım Yezid ve bu ülkenin padişahıyım.
O sırada şimşek çaktı, adamın yüzü aydınlandı. Padişah korkuyla geri adım attı, kalbi duracaktı. Çünkü ülkenin padişahı Yezid değildi, padişahın büyük oğlu Yavuzdu.” Padişah canhıraş uykudan uyandı. Sanki boğuluyordu ve son anda suyun üstüne çıkmıştı. Uzun bir süre kendine gelemedi, ilk defa karanlıktan korktu, uykusu olsa da uyumaya cesaret edemedi. Uzun uzun düşündü…
Şer miydi yoksa hayır mıydı? Neden Yavuz kendisine Yezid demişti? Saray bu haldeyken Selim neredeydi? Ya Mihri, eşini mi terk etmişti? Rüya hayra alamet değildi.
Padişah’ın içi içini yiyor, düşündükçe korkuyor, korktukça duaya sarılıyordu. Oğullarına güveni tamdı, ikisi de ülkeyi yönetebilecek kabiliyetteydi ama bu rüya içine kuşku düşürmüştü.
Padişah oğullarını kahvaltı sofrasında topladı. İki oğul da eşleriyle birlikte keyifli kahvaltı ediyorlar, sohbet ediyorlardı. Padişah oğullarına baktı. Selim’in zekâsı ve sabrıyla, Yavuz’un kabiliyeti ve gücüyle iki oğlunun da ülkeyi iyi yöneteceğine yürekten inanıyordu. Lâkin gördüğü rüya onu huzursuz ediyor, Yavuz’a baktıkça onun geleceği hakkında endişeleniyordu. “Neden Selim değil de Yavuz?” diye düşündü. Ama Selim hiçbir zaman güç savaşlarına girmezdi, Yavuz ise güç savaşlarını severdi. Her zaman hırslıydı, tuttuğunu koparır, bir şeyi istiyorsa er ya da geç alırdı. Padişah bir süre aklını kurcalayan, düşündükçe huzursuz eden konuyu düşünmemeye karar verdi.
Selimle Yavuz arasındaki hoş sohbeti dinlemeye başladı. Bir ara Yavuz, Selim’e padişah olmak ister miydin diye sordu. Selim, abisine saygıda kusur etmeyerek padişahlığa onun layık olduğunu söyledi. Yavuz gülümsedi, yüzünde padişahın daha önce görmediği, insanı huzursuz eden bir ifade belirdi. Padişah o günden sonra Yavuz’un her hareketini izlemeye, her sözünü uzun uzun düşünmeye başladı. Görünürde bir sorun yoktu, Yavuzla Selim’in arası yine iyiydi. Gelinleri iyi anlaşıyordu ama padişah bir sorun çıkmasından, özellikle de öldükten sonra bir sorun çıkmasından endişe ediyordu. Hani derler ya: “Korkunun ecele faydası yoktur.” İşte faydası olmadığını geç de olsa anladı padişah. Son nefesinde bile içi rahat değildi; oğullarına birbirlerine saygıda kusur etmemelerini ve kardeşliği asla unutmamalarını öğütledi.
Padişahın ölümünden bir süre sonra Yavuz tahta geçti. Yavuz’un padişah olmasını halk sevinçle karşıladı. Yavuz ve Selim birlikte karar alıyor, Yavuz Selim’in zekâsına güveniyordu. Yavuz’un bir güvendiği kişi de veziriydi. Vezir de Selim gibi zekiydi, kıvrak zekâsıyla olayları hemen kavrardı, sadakatiyle padişahın güvenini kazanmıştı.
Gel zaman git zaman… Geçen süre içinde Selim’le Azize’nin Kasım adında bir oğulları oldu ama Yavuz ve Mihri’nin bir türlü çocukları olmuyordu. Halk ne kadar Yavuz’un padişah olmasına sevinse de bazı kişiler Selim’in padişah olmasından yanaydı. Onlara göre Selim, Yavuz kadar celalli değildi ve Selim’in halkla ilişkisi Yavuz’dan daha iyiydi. Vezir Padişah’a, bazı kişilerin ulu orta yerde Selim’in padişah olması gerektiğini konuştuklarını söyledi. Padişah bu konuşmaların, ehemmiyetsiz bir takım ufak tefek lakırdılar olduğunu söyledi, konunun üzerinde durmadı. Vezir Padişah’a aralıklarla halkın onun padişahlığı hakkındaki düşüncelerini söylüyor, Selim hakkında uyarıyordu. Selim’in dedikodulardan ve vezirin sözlerinden haberi yoktu. O kendisine düşen görevi yapıyor, ailesiyle ilgileniyordu.
Başlarda padişah vezirin sözlerine ehemmiyet vermedi ama vezir her gelişinde farklı bir konu üzerinde duruyor, kimisinde halkı kötülüyor kimisinde de Selim’i sinsilikle suçluyordu. Vezire göre Selim’in, Yavuz’un tahtında gözü vardı ve tahta geçmek için bu dedikoduları yayıyordu. Yavuz gitgide Selim’e karşı bilenmeye başladı, ona göre vezir haklı olabilirdi.
Bir gün Yavuz, Selim’i yanına çağırdı:
— Biliyor musun kardeşim, duydum ki halk benim padişahlığımı beğenmiyormuş. Senin padişah olman gerektiğini ama benim senin elinden aldığımı söylüyorlarmış. Sen de onlar gibi mi düşünüyorsun?
— Kardeşim, benim senin padişahlığın hakkında en ufak bir şüphem bile yoktur. Sen görevini layıkıyla yerine getiriyorsun. Halkın düşüncesine gelecek olursak, onlar kendilerince böyle bir karar vermiş ve uygun görmüşlerdir.
— Demek halk haklı! Demek kardeşim halkla birlik olmuş arkamdan kuyu mu kazıyormuş? Aklınca beni tahtan indirecek ve tahta sen geçecektin. Senin arkandan gelecek bir vâriste vardı ama benim yoktu. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladın değil mi?
Selim, Yavuz’un sözleri karşında beyninden vurulmuşa döndü. Sanki karşısında kardeşi değil başka bir adam vardı. O günden sonra Yavuz’la Selim’in arası bir daha eskisi gibi olmadı. Yavuz sürekli Selim’e olur olmaz yerde çirkin yakıştırmalar yapıyor, onu içten pazarlıklı ve hırsız olmakla suçluyordu. Selim’i yanından uzaklaştırmıştı, artık her kararı veziriyle alıyordu.
Zamanla haklıyı savunan, haksıza karşı duran, açı doyuran, düşkünü koruyup kollayan padişah gitti; yerine haksızı koruyan, konuşanı susturan, zengini doyuran, fakiri unutan bir padişah geldi. Halk adalet terazisi şaşmış bu ülkede insanlar konuşmaktan çekinir olmuş, bugün konuşanın yarın ölüm haberi gelir olmuştu. Yavuz tehdit gördüğü herkesi ortadan kaldırıyor, kendisine peşkeş çeken insanları hediyelere boğuyordu. Babası gibi adil olan padişah, zaman içinde zalim padişah oldu.