BU ŞEHİR ÜRKÜTÜYOR MELEKLERİ
Ruhlarının kıtlığında binlerce beden.
Ve bedenlerin ardına hapsolmuş sahipsiz silüetler.
Uykusu kaçmış adımlarımın.
Ve şarabın tadını unutmuş kadehler.
Bu ne dolu bir karanlık, bu ne bomboş bir sokak!
Yağmur sularına demir atmış kâğıttan gemiler.
Çöpten arabalar, kırık bir yatak.
Ve gecenin koynuna uzanmış kartondan çatılı evler.
Bunca yıkıntının arasında neye değer ki dirim?
Hangi gönülde taşınır bunca keder?
Yıllar yılı sustuğumdan söze pek gelmez dilim,
Ancak sahipsiz bir yaşam burada kaç ölüm eder?
Peki ya neydi eksik olan?
Cebim miydi, yoksa içimdeki hayat mı?
Gençliğimin kırıklarına takılıp da düşmüşüm fakirliğin diline.
Def etsem de başımdan, bir türlü susturamıyorum şu içimdeki ihtiyar adamı.
İnsan dediğin, neyi biriktirirse zengin sayılırdı?
Yaşayamadığı hayatları mı, yoksa kendini mi?
Gözlerim bir avuç ışık ararken bu şehrin yorgun kaldırımlarında,
Kaybettiğim şey hayat mıydı, yoksa kendim mi?
Peki ya ne zengin gösterebilirdi beni?
Masanın ortasına konulmuş yalnız bir çiçek mi?
Bu enkazın içinden bir avuç renk çalmak için,
Sahi, begonviller mi toplamalı, yoksa gelincik mi?
Bense çamurdan bir pasta yaptım ve taşlardan şekerleri.
Yıldızlara üfleyerek tuttum son yaş günümde dilekleri.
Burada parmak uçlarıyla sayılır yokluğun kemikleri.
Güldüğüme bakma, bu şehirden ürkütüyor melekleri.