DİCLE’YE SAVRULAN HÛ
Bağdat diyarı,
Mansur ve dârı…
Ateş ve sırdaşı,
Kül ve hırkası…
Şehadet gömleğini geçirip,
Gülerek dâra çekilip…
Ve Hallâc-ı Mansûr aşka talip,
Ve Mansur ölüme galip.
Dicle kıyısında urgan boynuna dolanır,
Aşkın ateşinden yorgan üzerine sarılır.
Bağdat sokaklarında düşmanın da dostun da sırıtışı…
Hallâc ayna satardı, dükkânı körler çarşısı!
Uçurum kıyısında o; aşağıda aşk, garip bir muamma,
Mansur bir cevaptı eceliyle müsemma.
Kendi kanıyla konuşmak,
Kendi kanıyla susuşmak,
Ölüme “vav” olup Hakk’la buluşmak…
Bağdat sokaklarında Mansur Hakk’ı arar;
Yitirince bulur, yarasını kanıyla sarar.
Zindan oldu yurdu,
Zindana dostu sordu.
Zindan duvarı açıldı,
Sabır kitabından yapraklar saçıldı;
Bu, aşkın ta kendisi!
Sonra yorgun bir Bağdat öğlesi…
Sıcakta kumlar kavrulur,
Dicle kıyısından küller savrulur.
Hızır görülür, Hû görülür suda,
En son cennet evinden bir oda…
Bağdat meydanında canını verir Mansur,
“Enel Hak” vaki ve baki bir nur!
Gökten geçer pervaneler,
Ve yere düşse onlardan gölgeler;
Acaba bu, Mansur’un mu gölgesi?
Yer altından gelirse bir “Hû” şırıltısı sesi,
Bu ses, bil ki Mansur’un nefesi.
Küllerde, savrulan tozda ateşten ayak izleri…
İzler Hallâc’a götürür bizleri.
O dârın ağırlığı,
Dokunup taşırır dudağı;
Sanki ağzı yakan bir bengisu gibi,
Ve Hallâc aşk bedelinin katibi…