AYNADAKİ HALİMİZ Mİ ASIL GÜZEL OLAN, YOKSA AYNAYA BAKIP KENDİNİ HER HÂLİYLE SEVEBİLEN KİŞİ Mİ?
Bir kişinin ne zaman güzel olduğuna dair hiç derinlemesine düşündünüz mü? Yüzüne düşen o ilk ince çizgiyle güzelliğinden bir şeyler mi eksilir, yoksa yılların ona armağan ettiği tecrübelerle ruhu olgunlaştıkça daha da mı devleşir güzelliği? Ayna karşısına geçtiğinde, toplumun dayattığı kusurları görüp onlara odaklandığında çirkinleşir mi kadın; yoksa aynadaki yansımasına o sıcacık, içten gülümsemesini sunduğu an mı gerçek değerini fark eder?
Bugün sokakları adımlarken, televizyonda parıltılı bir reklamı izlerken ya da sosyal medya hesaplarımızın sonsuz akışında gezinirken hepimiz, farkında olmadan aynı görünmez girdaba kapılıyoruz: “Daha güzel olmalıyım, aslında çok çirkinim.”, “Burnum büyük.”, “Aşırı kiloluyum.”, “Çenem daha keskin olmalı.”, “Belim normalden daha kalın.”, “Tenim pürüzlerle dolu.”, “Saçlarım kuru ve yıpranmış…”
Sanki insan olmak, doğduğun andan itibaren bitmek bilmeyen, ömür boyu sürecek bir tamirat işiymiş gibi pazarlanıyor. Hâlbuki gerçeğin bununla hiçbir ilgisi yok.
Hiçbirimiz dünyaya eksik ya da kusurlu gelmedik; aksine, her birimiz kendi varoluşumuzun muhteşem güzelliğini taşıyorduk. Peki, ne oldu da insanlar, özellikle de kadınlarımız, yıllar geçtikçe kendilerini sürekli yetersiz hissetmeye ve bedenleri onlara çirkin gelmeye başladı? Yalnızca eksik hissettikleri yönlerine takılmaya başladılar. Tam da bu noktada, önümüze dikilen o yıkılmaz “estetik algısı” duvarıyla karşılaşıyoruz. Toplum olarak estetiği yalnızca cerrahi bir müdahale, bıçak altına yatılan bir ameliyat gibi görmeye meyilliyiz. Aslında estetik, zihinde başlayan ve toplumsal kabullerin güzelliği nasıl sınırlandırdığıyla şekil alan soyut bir kavramdır.
Güzelliğin matematiksel bir ölçüsü, tek bir kalıbı olabilir mi sizce? Eğer yegâne ölçüt kusursuzluk olsaydı, bu dünyada aynaya baktığında kendini gerçekten güzel ve değerli hisseden tek bir kadın bile kalmazdı. Çünkü aslına bakarsanız, mutlak bir kusursuzluk yoktur; yalnızca kusursuz görünmek adına kendi özgünlüğünü feda eden milyonlarca kişi vardır.
Bir zamanlar annelerimizin aynayla kurduğu bağ daha duru, daha saftı. Onlar aynanın karşısına geçer; saçlarını sevgiyle tarar, yüzlerini yıkar, başörtülerini usulca düzeltir ya da belki dudaklarına hafif tonda bir ruj sürüp hayatın akışına, kaldıkları yerden güvenle devam ederlerdi. Şimdilerde ise aynalar, her anımızı kaydeden ve bizi acımasızca yargılayan birer kameraya dönüştü. Pek çok kişi artık aynada kendi yalın yüzlerini görmeyi bıraktı; adeta bir filmin başrolünde, başkalarının senaryosunu oynuyor gibi hissediyorlar kendilerini. Sonunda bir gün bir doktorun kapısını çalıp, elindeki dijital bir görseli uzatarak “Beni bu resimdekine benzetebilir misiniz?” diye sorabiliyorlar.
Çünkü her yüz, üzerinde taşınan her bir izle ayrı, taklit edilemez ve kendine has bir hikâyedir. Bir annenin göz kenarlarında kümelenen o ince çizgiler, evladı için uykusuz geçirdiği kutsal gecelerin en asil simgesidir. Bir öğretmenin alnındaki derin kırışıklık, kaç çocuğun zihnine ışık tuttuğunun, kaç hayata sevgiyle dokunduğunun canlı şahididir.
Birinin ellerinde belirginleşen o ince, morumsu damarlar; yıllarca evlatlarını büyütmek, üretmek, emek vermek ve hayatı tırnaklarıyla kazımak adına üstlenilen o görünmez yaraların gurur madalyalarıdır. Bizler ise ne yazık ki modern dünyanın büyüsüne kapılıp bu benzersiz yaşanmışlık hikâyelerini tamamen silmek, yok etmek için amansızca uğraşıyoruz.
Ne kadar tezat bir durum, değil mi? Hiç kimse asırlık bir çınara ya da kadim bir ağaca bakıp “Keşke yüz yaşında gibi görünmeseydi, gövdesindeki bu çizgiler olmasaydı.” demez. Aksine, o çizgilerde bir bilgelik, bir ihtişam ararız. Ama konu insan olunca, zaman acımasız bir düşman ilan edilir. Gerçek şu ki ruhun derinliklerindeki o sahici güzelliği hiçbir neşter, hiçbir cerrahi operasyon var edemez.
Ve en önemlisi; hiçbir kimse, başkalarının dar kalıplarla çizdiği yapay güzellik şablonlarına sığmak için kendi özünden ödün vermemelidir. En kalıcı ve en etkileyici estetik, birinin yalnızca teninde veya yüzünde değil; kendine duyduğu derin saygıda, sarsılmaz özgüveninde ve o taklit edilemez, biricik ruhundadır.