MODERN ÇAĞIN EN BÜYÜK YALANI:“HER ŞEYE YETİŞEBİLİRSİN!”
Modern çağ… Hani şu “Hayatınızı kolaylaştırıyoruz!” diye kapımıza dayanan, ama içeri girdikten sonra koltuğa oturup bizim huzurumuzu yavaşça söken misafir var ya… İşte o. Başlarda çok tatlıydı. Hız getirdi, teknoloji getirdi, iletişim getirdi. Ama bir süre sonra fark ettik ki, aslında bize en çok yük getiren de o.
Sabah uyanıyoruz; daha gözümüzü açmamışız ama telefonumuz bir marş gibi çalmaya başlıyor: “Bugün ne kadar üretkensin?”, “Bugün kendini geliştirdin mi?”, “Bugün ne öğrendin?”, “Bugün neyi başardın?”
Sanki üzerimize görünmez bir komutan dikilmiş de sürekli emir veriyor: “Hadi, hızlı ol! Bir şey kaçırıyorsun!”
İronik olan şu ki…
Modern çağ bizi “özgürleştirmek” için geldi ama özgürlüğümüzü en çok kısıtlayan da o oldu.
Eskiden insanların omuzunda su taşımak gibi fiziksel yükler vardı; şimdi bizim omuzumuzda bildirim sesiyle tetiklenen kaygılar var. Eskiden saatlerce tarlada çalışırlardı; bizse koltukta oturup tükeniyoruz. Ama modern çağ hâlâ yüzümüze bakıp masum masum şöyle diyor:
“Kolay bir hayat sundum sana. ‘’Evet tabii… O kadar kolay ki, rahatlıktan stresten uyuyamıyoruz.
Bir düşün: Eskiden biri seni kıyaslayacaksa en fazla komşunun oğlu olurdu. Şimdi? Tüm dünya. İnstagram’ı açıyorsun; Bali’de meditasyon yapan var, Norveç’te koşan var, Paris’te kahve içen var… Sen de mutfakta bir bardak çay koymuşsun, “Acaba ben mi başarısızım?” diye düşünüyorsun.
Modern çağın ironisi işte: Eskiden insanlar başkalarının hayatını merak ederdi, şimdi başkalarının hayatı yüzünden kendi hayatımızı merak edemez hale geldik.
Ve en acı yüklerden biri de hız. Her şey çok hızlı olmalı. Mesaj attın; hemen cevap. Mail gönderdin; anında dönüş. Hedef koydun; 24 saatte gerçekleştirme baskısı.
Modern çağ diyor ki: “Yavaşlama.”
Ama yavaşlamadığımız için en hızlı tükenen de biz oluyoruz.
Düşünsene… Duygular bile hızlandırılmış gibi. Üzüntüye 5 dakika, mutluluğa 3 dakika, nefes almaya 10 saniye ayırıyoruz. Sonra da kendimize “Neden tükenmiş hissediyorum?” diye soruyoruz. Cevap çok basit: Biz insanız. Wi-Fi hızında duygu işlemiyoruz.
Bir de şu var: Modern çağ “her şeye sahip ol” diyor. Ama kimse söylemiyor Her şeye sahip olan, hiçbir şeye sahip değildir. Çünkü hiçbir şeyin tadını alamaz. Her seçimin yanında bin tane kaçırılmış ihtimal durur.
İronik ama gerçek. Eskiden insanlar bir işe odaklanırdı. Biz?
Ekran, ikinci ekran, açık sekme, yarım kalan iş, ertelenen hayal, bir türlü başlayamadığımız hobiler… Odaklanamadığımız halde “çok şey yapıyormuş” gibi görünmeye çalışıyoruz.
Ama tüm bu yüklerin içinde bir sır var. Modern çağın en büyük hilesi şu: Yükleri bize taşıtıyor ama sanki kendi iyiliğimiz için taşıyormuşuz gibi hissettiriyor. Ve asıl tehlike burada. Çünkü yükün ağırlığını fark etmeyen, hiç bırakmaz.
Sonuç olarak…
Modern çağ, omuzlarımıza görünmez çuvallar doldurdu: hız, başarı baskısı, kıyas, yetişme zorunluluğu, sürekli üretken olma zorunluluğu… Ama en ironik olanı şu: Bu yüklerin çoğunu taşımayı biz kabul ettik. Ve artık durup nefes almanın zamanıdır.
Çünkü belki de modern çağda en büyük başarı, hiçbir şeye yetişmemeyi göze alabilmektir.
Ve en vurucu gerçek şudur: Asıl özgürlük, modern çağın bize “zorunlu” diye sunduğu yükleri reddedebildiğimiz anda başlar.
İşte o an, çağ bizi değil…
Biz çağımızı yönetmeye başlarız