ŞEFKAT KİSVESİ ALTINDA KOŞULLU SEVGİ
Koşullu sevgi, özünde çıkar ilişkisi barındıran bir anlaşmaya benzer. Öyle bir illüzyondur ki ona “sevgi” demek bile bu kavramın anlamına, kullanım şekline ihanet etmek sayılır. Ebeveynlerin büyük bir çoğunluğu, çocuklarını tam olarak bu yanılsamanın ortasında büyütüyor. Sevgi; çocuk bir başarı sağladığında, toplumsal normlara uyum sağladığında ya da geçmişten devralınan gelenekleri sorgulamadan benimsediğinde bir ödül gibi sunuluyor.
Tam bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur: Bu gerçekten saf bir sevgi midir? Yoksa sevgi adı altında meşrulaştırılmış, şefkat adı altına yerleştirilmiş bir terbiye metodu mu? Özellikle eski kuşaklarda bu durum bir yetiştirme tarzı olarak kemikleşmişti. Çocuklar, ebeveynlerinin beklentilerini karşıladıkları ölçüde “makbul” ve “sevilmeye değer” görüldüler. Z kuşağı ise bu noktada, bu eleştirileri umursamadan âdeta bir zihniyet devrimi başlattı. Karşısındaki insanı; giyinişiyle, hayat tarzıyla, görüşleriyle ve ahlaki seçimleriyle, yani sadece “kendi olduğu için” kabul etmeyi öğrendi. Bu konuda diğer kuşaklarla uyuşmazlık yaşasa da duruşunu değiştirmedi.
Gerçek sevgi, karşıdakini kendi kalıplarımıza dökmeye çalışmadan, bizim gibi yaşamasını istemeden, bize ayak uydurmasını beklemeden, onu olduğu gibi kucaklamayı gerektirir. Maalesef yaşadığımız toplumda çoğunluk koşullu sevginin tesiri altında büyüyor.
Bu durum pek çok insanın yetişkinlikte bile aşamadığı, hayatı boyunca üzerinde taşıdığı ve her adımında onu takip eden görünmez bir gölgeye dönüşür. Küçüklükten beri genlerimize işleyen bu alışkanlıklardan sıyrılamadığımız için, bir süre sonra kendimizi de koşullu sevmeye başlarız. Örneğin, hayal ettiği o üniversiteyi kazanamadığı için aynadaki kendine bakmaya bile tahammül edemeyen, “Şu projeyi de kusursuz bitirirsem bir kahve içip dinlenmeyi hak edeceğim.” diyerek kendi bedenine ve ruhuna acımasız bir randevu sistemi koyan insanlar, bu döngünün en somut kurbanlarıdır.
Zihnimizde sürekli fısıldayan bir ses yankılanır: Eğer başarılı olursan değerlisin, birileri olabilirsen sevilirsin, her zaman bir yerlere varmak ve hep daha fazlasını başarmak zorundasın. Bu amansız yarışı kazanamadığımızda ya da yorulduğumuzda faturayı hemen kendimize keseriz. İçten içe kendimizi suçlar, acımasızca yargılarız. Dış dünyaya karşı “Dimdik ayaktayım, güçlüyüm.” maskesi takıp, o imajı çizsek de yalnız kaldığımızda içimizdeki o derin ve karanlık boşluğu hiçbir başarıyla dolduramayız. Toplumun sınırlarını biraz olsun ihlal ettiğimizde suçluluk duygusu bir bekçi gibi tepemize dikilir. Düşünür dururuz, “Doğru mu yaptım, yanlış mı?”
Artık tüm bu dayatmaları, bizi birer itaat figürüne dönüştüren köhne gelenekleri ve zihniyet kalıplarını tozlu raflara kaldırma zamanı geldi. Hayat, “El âlem ne der?” kaygısıyla heba edilemeyecek, “Bana hangi gözle bakarlar?” korkusuyla parmak uçlarında yaşanamayacak kadar kısa ve provası olmayan bir oyun. Kendimizi ve hayatımıza dokunan insanları koşulların, beklentilerin ve sınırların ötesinde sevmeyi öğrenmeliyiz. Maskelerden arınmış, hesapsız, saf ve temiz bir sevgiye açmalıyız kapılarımızı. Çünkü insan, ancak zincirlerinden kurtulup sadece kendisi olmayı başarabildiğinde gerçekten sevmeye ve sevilmeye başlar.