EŞİĞİN ARDI
Tekinsizliğin içinde -varlığına inandığım- bana ait olan kapıyı aradım. O kapıyı açtığımda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ücra yolda adımlarımı sıklaştırırken kapının beni kabul etmesini diledim. Eşikten geçecektim. Ve ilk kez, benim onu değil onun beni kucaklamasına muhtaçtım.
Yıllardır aynı düşü görürdüm. Kapı açılmamak için inat eder, ben açmak için paslı kolunu çekiştirirdim. Uyandığımda ellerimde kapının kiri olurdu. O kiri gün boyu taşırdım. Bu yüzden o kapının açılmasını kendime bir kurtuluş sandım.
Önce uzun gölgesini gördüm, ardından açılışının sesini duydum.
İçeride beni bekleyen şey, bütün hayatımı değiştirecek gibiydi.
Oysa koca bir yanılgıya kapı aralamışım. Bilmiyordum.
Eşikten ilk adımı attığım an kendi mahkememe düştüm. Kapının arkasında bir giyotin sehpası beni bekliyordu. O an kaçtığım bütün yollar, ayaklarımın altında yeniden belirmeye başladı. Koşmak, kurtulmaktı; oysa ben çivilenmiştim.
Karşımda bir yargıç aradım. Yargıcın sert yüzünü, tok sesini duymalıydım. Fakat kürsü bomboştu. Duvarlara çarpıp dönen nefesimden başka hiçbir ses, kendi suratımdan başka hiçbir surat yoktu. Kendimi, kendimin yargıcı ilan ettim. Kürsüye çıkıp hükmümü verdim.
Her hükmüm altında kendi imzam, boynumdaki her ilmekte benim düğümüm vardı.
Ben, ne kadar o kapıları zorlasam da kendi mahkememde ölümün çehresini okşayan bir mahkûmdum.
Giyotinde boynuma değecek olan bıçak değildi. Beni yıllardır kesip biçen kendi hükmümdü.
Hükmümü okurken sesim titremedi. Yıllar, hatalarımı önüme dizdi. Hiçbiri lehime konuşmadı, el kaldırıp itiraz etmedi. Çünkü ben, çoktan suçluluğu giyinmiştim. Mahkeme sadece kararı duyurmak içindi.
Giyotin inerken af dilemedim. Çünkü insan, en ağır hükmü başkasından değil kendinden duyardı. Ve bazı eşiklerin ardında insanı sadece kendisi beklerdi.
İçten yazılmış bir yazı.İnsan düşünmeden edemiyor acaba ben hangi kapıdayım diye. Elinize yüreğinize sağlık. İlerleyen yıllarda çok iyi bir edebiyatçı ve yazar olacağınıza inanıyorum.