SESSİZLİKLE YARALANMAK
Sokaklarda gölgem bana eşlik ediyor. Herkesin ağzında olup da artık ayaklarıma inmeye aciz kalan karasuların çöktüğü bir akşamda; şen şakrak ailelerin kahkahalarıyla dolu sokaklarda tek başıma yürüyorum. Ruhumun yalnızlığının ağız kokusunu çeken kalbimin acziyetiyle, iki ahbabın kahkahalarla örülü sohbetlerinin yanından sessizce geçiyorum.
Her şeyi devirip çarparak kapıyı çekip çıkmıştım. Kalbim artık göğüs kafesime sığmıyordu. Yeniden terk edilen olmak, yeniden ilk vazgeçilen olmak…
İnsanın içini yakıp kül eden bir yangın bu.
Anahtarla sessizce açtım kapıyı. Montumu ve çantamı astıktan sonra mutfağa geçip bir bardak su almak istedim. Babam, mutfaktaki televizyonda yine anlamsız, içi boş dizilerden birini izliyordu. Benimle konuşmadı; sanki suçluymuşum gibi. Yine yokluğuyla, yine sessizliğiyle cezalandırıyordu beni.
Oysa o; her sabah çay verdiğimde birlikte güldüğümüz, içilen her yudumun hakkını vere vere kahkaha atan adamdı. Bir gülümsemesiyle kalbimdeki bütün buzları eriten babam, şimdi sesini benden saklıyordu. Yanımdaydı ama yoktu.
Ben sadece hakkımı arıyordum. Kamera kayıtlarına başka nasıl bu kadar rahat bakabilirdim? Ofisteki masamın üzerinde duran o denli yüklü miktarda para benim değildi. Zaten o gün öğlene kadar üç toplantıya girmiş, odama bile uğrayamamıştım.
Sonradan ortaya çıktı. Ofiste ters düştüğüm çalışanlardan biri bana bu denli büyük bir hainlik yapmıştı. Parayı o koymuş, kamera kayıtları da gerçeği apaçık göstermişti. O an, cayır cayır yanan yüreğime serpilen birkaç damla su gibi bir ferahlık çöktü içime.
Ama yine de şu soru kaldı:
Benden neden bu kadar nefret ediyordu?
Bu sefer de babam,
“İnsanlarla neden ters düşüyorsun?” dedi
ve benimle bir hafta boyunca konuşmadı.
O bir hafta, ruhumdan bir parça kopardı. Konuşamamak, gülümsemesini benden esirgemesi, kalbimi yavaş yavaş küle çevirdi.
Neden her şey bu kadar zor?
Mesela nefes almak neden bu kadar zor?
Betimlemeleriniz gayet güzel olmuş.Atmosferi oluşturmuş.Fakat babanın bu sessizliğinin derinlerde yatan sebepleri olduğunu okumayı isterdim.Emeğinize sağlık
Hanife Sever’in bu hikayesi, insanın en yakınından gördüğü o dilsiz cezalandırılma halini, yani “sessizlikle yaralanmayı” çok çarpıcı bir yerden yakalamış; hani iş yerinde iftiraya uğrayıp aklandıktan sonra bile evde babasından destek yerine sükût görmesi insanın içini gerçekten parçalıyor. “Yanımdaydı ama yoktu” cümlesi, o duygusal boşluğu ve hayal kırıklığını öyle güzel özetliyor ki, babanın bir hafta boyunca konuşmamasının yarattığı o yıkımı okurken biz de karakterle birlikte o mutfakta hapsoluyoruz. Öte yandan, hikayenin kurgusu biraz hızlı ve bazı yerlerde fazla dramatik bir tonda ilerliyor; özellikle “ruhumun yalnızlığının ağız kokusu” gibi ifadeler duyguyu geçirmek isterken biraz fazla ağır ve zorlama bir edebî havaya bürünmüş. İş yerindeki o büyük iftira meselesinin kamera kayıtlarıyla bir anda çözülüvermesi hikayeyi teknik olarak biraz basitleştirmiş; asıl odaklanılması gereken o “neden nefret ediyorlar?” sorusu ve babanın bu anlamsız tepkisi daha derin işlenebilirdi. Finaldeki o çaresiz “nefes almak neden bu kadar zor?” sorusu çok güçlü bir vuruş olsa da, hikayenin genel akışı bizi bir çözümden ziyade sadece o yoğun kederin içine bırakıp orada unutuyor. Yine de sessizliğin bir silah olarak kullanılmasını bu kadar samimi işlemesi etkileyici.