DOLUNAY
İnci, denize kıyısı olan küçük bir kasabada yaşıyordu. Burada doğmamıştı ama buraları kendi memleketinden daha çok seviyordu. Evliliğinin ilk zamanları zordu. Çok yalnızlık hissetmişti. Zamanla arkadaşlar, hobiler edindi. Şimdilerde eskiye göre kendini daha iyi hissediyordu. Bu noktaya kolay gelmedi. Kişisel gelişim ve psikoloji kitapları okudu. Birkaç terapiye katıldı, yoga yaptı, dua etti. Meditasyon ve tasavvuf ona iyi gelmişti; ikisine de hayatında yer verdi.
Sekiz yılın sonunda “dostum” diyebildiği biri vardı: Sema. Kafaları çok uyuşuyordu. Birçok konuda iyi anlaşıyorlardı.
İnci son günlerde keyifsizdi. Bu hâlinin sebebini bilmiyordu. Birkaç gündür sahile de inmemişti. Sema’ya mesaj attı:
“Saat iki de sahilde buluşalım mı? Kahveler benden.”
Sema’dan gelen cevap:
“Ben de kurabiye yapıyorum o zaman.”
İnci’nin yüzüne güzel bir tebessüm yayıldı. “Ne güzeldi, bir mesajla buluşacağı bir arkadaşının olması!” Eşine teklif etse, ondan bu kadar hızlı cevap alamazdı. Taner, babasından kalma esnaf lokantasını işletiyordu. Kışın boş günleri olurdu. Yazın ise neredeyse hiç durmazdı. Herkesin tatil yaptığı dönemde İnci hep yalnızdı. Mayıs gelmişti, Taner yine yoğunlaşmıştı. Rahmetli babasından böyle görmüştü. O da her mayıs geldiğinde her gün çalışırdı.
Sahile vardığında Sema kamp sandalyesini açmış oturuyordu. İnci,
“Teklifi ben yaptım, sen benden daha hızlı geldin.”
“İnci, öyle güzel zamanda buluşalım dedin ki… Benim iki ergen kafamı şişirmişti. Sen çağırmasan kendimi temizliğe verecektim.”
Sehpayı hep İnci getirirdi ama bu sefer unutmuştu. Sema hızlıca etrafa bakındı. Kuma saplanmış bir kaya parçasına doğru gitti. Kayayı oynatmaya çalıştı.
“İnci, bu göründüğünden daha büyükmüş, kumun altına saplanmış.”
“Tamam, kaya gelmiyorsa biz oraya gidelim o zaman.”
Sandalyelerini kayanın iki yanına koydular. Sema, denizden su getirip kayanın üzerini temizledi. Küçük bir örtü serip kurabiyelerini çıkardı.
İnci, kahveleri seramik kursunda yaptığı fincanlara koydu. Sema hemen güzel bir açı yakalayıp fotoğraf çekti.
“Eee… İnci, son zamanlarda seni keyifsiz görüyorum. Taner’le mi tartıştınız?”
“Yani şu oldu, buna tartıştık diyemem. Hatta biz son zamanlarda tuhaf bir şekilde sessizleştik. Gerekli olmadıkça bir sohbetin içine bile giremiyoruz. Bu da iyi bir şey değilmiş, Sema.”
“Haklısın. Bazen tartışmak daha iyidir. Sessizlik ise daha yorucu ve sinir bozucu olabiliyor.”
İnci kafa salladı.
“O, hiçbir zaman buna ihtiyaç duymadı. Ben hep sorun çıkarmayan biri oldum. Zaten akşama kadar yoruluyor diye hep sustum.”
Sema arkadaşını dikkatli bir şekilde dinliyordu. Biri tarafından anlaşılmak, dinlenmek ne kadar güzeldi. İnci konuştukça kendini iyi hissetti. Sema son zamanlarda astrolojiyle ilgilenmeye başlamıştı.
“Bu yaşadığın, dolunay etkisi. Geçen okumuştum…”
İnci şaşırmıştı.
“Dolunay, Ay’ın evrelerinden biri… Dolunay etkisi nedir canım? Benimki olsa olsa Taner’in etkisi!”
İkisi de gülüştüler.
Sema açıklamaya başladı:
“Öğrendiğim kadarıyla dolunay etkisi, Ay’ın Dünya’ya en yakın ve tam aydınlanmış olduğu evreymiş. İnsanlar üzerinde psikolojik değişiklikler yaratıyormuş. Ay’ın su kütleleri üzerindeki çekim gücü (gelgitler) gibi, dolunayda duyguların kabardığı ve kişilerin daha hassas, kırılgan veya öfkeli olabildiği inanışı yaygınmış.”
Ay’ın denizlerde bile yarattığı gelgit etkisi, insanların ruh hâlini de etkiler miydi? İkisi de sorunun kaynağını buna bağladı. İnci şimdi daha rahat hissediyordu. Taner’e olan kızgınlığı da hafiflemişti. Ne de olsa bir suçlu vardı artık: Dolunay.
İnci daha iyi nefes alabildiğini hissetti. Sema’yla yaptığı bu sohbetler onda terapi etkisi yapıyordu. Hava bulutlanmıştı, deniz esintisi üşütmeye başlamıştı. Ama ikisinin de içi sıcacık olmuştu. Rahatlamış bir şekilde evlerine döndüler.
İnci o akşam Taner’i daha sevecen karşıladı. Bu karşılama evde ılık bir rüzgâr estirdi. Uzun zamandan sonra güzel bir sohbet eşliğinde keyifli bir akşam yemeği yediler. Taner çayını yudumlarken eşini hayranlıkla izliyordu. İnci, bulaşıkları dizerken mutfak penceresinden baktı. Dolunay bu akşam tam yuvarlak özelliğini yitirmişti. Fen dersinden hatırlıyordu. Ay’ın bu evresine “küçülen şişkin Ay” deniyordu. İnci’nin de içindeki sıkıntılar, Ay gibi küçülmüştü. O gece tüm içtenliği ve sıcaklığıyla eşine sarıldı ve uzun zamandan sonra huzurla uyudu.