ELALEM NE DER?
Bazen insan sadece sırtında bir yük taşımaz; söylenenlerin, bakışların ve başkalarının beklentilerinin ağırlığını da yıllarca kalbinde taşır. İnsanların iğneleyici sözleri, fısıltıları, imalı bakışları ve zihnimizde büyüttüğümüz o tanıdık kaygı… “Acaba ne derler?” Çocukluğumuzdan bu yana kaç kez duyduk bu cümleyi? Kaç kez bir şey yapmak üzereyken, bir kararın eşiğindeyken ya da sadece kendi istediğimiz gibi yaşamak isterken durup “Elalem ne der?” diye düşündük?
Bazen bir şey yapmak istediğimizde, bazen bir karar aldığımızda, bazen birinin yanına gitmek istediğimizde bile kendimizden önce başkalarının ne düşüneceğini hesapladık. Kendi hayatımızı, kendi doğrularımıza göre yaşamak isterken karşımıza görünmez bir duvar çıktı. O duvarın adı çoğu zaman “millet ne düşünür?” oldu.
Zamanla bu düşünce öyle büyüyor ki insan, kendi hayatının başrolünde olduğunu unutabiliyor. Kendi hikâyesini yazmak yerine başkalarının cümlelerine göre yaşamaya başlıyor. Ne giyeceğini, nereye gideceğini, ne söyleyeceğini, hangi kararı vereceğini kendi içinden gelen sese göre değil; dışarıdan gelecek yorumlara göre belirliyor.
Oysa bir an durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Ben bu hayatı ne için, kim için yaşıyorum?”
Bu sorunun cevabını gerçekten düşündüğümüzde birçok şeyin yerli yerine oturduğunu fark ediyoruz. Çünkü ne kadar çabalarsak çabalayalım, herkesi memnun edemeyiz. Herkesin beklentisini karşılamak, herkesin onayını almak ve herkesin bizi doğru bulmasını sağlamak mümkün değil.
Doğru bir şey yapsak bile birileri için yanlış olacaktır. Susarsak “korkak” diyecekler, konuşursak “çok konuşuyor” diyecekler. Gülersek “hiçbir şeyi ciddiye almıyor” diye yorumlayacaklar, üzülürsek “çok hassas” diyecekler. Çalışırsak “kendini fazla yoruyor” diyecekler, çalışmazsak “tembel” damgasını yapıştıracaklar.
Yani biz ne yaparsak yapalım, birilerinin söyleyecek bir sözü mutlaka olacak.
Evlenirsek “koca meraklısı” diyen çıkacak, evlenmezsek “evde kaldı” diye konuşan olacak. Çocuk sahibi olursak nasıl büyütmemiz gerektiğini anlatacaklar; çocuk sahibi olmazsak neden olmadığını sorgulayacaklar. Çocuğumuzu kucağımızdan indirmesek “fazla koruyor” diyecekler, biraz kendi alanımızı oluştursak “çocuğuyla ilgilenmiyor” diye yorumlayacaklar.
İşte annelikle birlikte bunu çok daha derinden anladığım bir döneme girdim.
Özellikle annelik duygusuyla tanışınca, herkesin hayatım ve anneliğim üzerinde bir fikri olduğunu fark ettim. Herkesin söyleyecek bir sözü, verecek bir tavsiyesi, doğru bildiği bir yöntemi vardı. Çocuğumu nasıl büyütmem gerektiğinden, neyi doğru neyi yanlış yaptığıma kadar uzanan onlarca fikir…
İlk zamanlarda bunları fazlasıyla düşünüyordum. “Acaba yanlış mı yapıyorum?”, “Acaba yeterince iyi bir anne miyim?”, “Benim yaptığımı başkaları nasıl değerlendiriyor?” diye kendimi sorguladığım zamanlar oldu.
Sonra bir gün, bütün bu soruların arasında başka bir soru belirdi kalbimde:
“Peki ya ben ne düşünüyorum kendim hakkında?”
İşte bu soru, insanın kendine dönmesini sağlayan en önemli sorulardan biriymiş.
Çünkü bazen başkalarının söyledikleri yüzünden kendi düşüncelerimizi, hayallerimizi, doğrularımızı ve hatta kendimize olan inancımızı bile yavaş yavaş kaybediyoruz. Başkalarının cümleleri zihnimizde o kadar uzun süre yankılanıyor ki bir süre sonra kendi sesimizi duyamaz hâle geliyoruz.
Oysa herkesin bir fikri olabilir. Fakat herkesin fikri, bizim gerçeğimiz olmak zorunda değildir.
Birinin bizi anlamaması, yanlış olduğumuz anlamına gelmez. Birinin bizi eleştirmesi, verdiğimiz kararın hatalı olduğunu göstermez. Birilerinin hayatımızı kendi ölçülerine göre değerlendirmesi, bizim o ölçülere uymak zorunda olduğumuz anlamına hiç gelmez.
Çünkü herkes kendi penceresinden bakar hayata. Kiminin penceresinden görünen bize yanlış gelebilir, bizim penceremizden görünen de başkasına anlamsız…
Ama sonuçta o hayatı yaşayan biziz.
Sabah uyandığımızda içimizde taşıdığımız duyguyu bilen de biziz, geceleri kimse görmeden yaptığımız mücadeleyi yaşayan da. Bir kararın arkasında kaç gece düşündüğümüzü, kaç kez vazgeçmenin eşiğinden döndüğümüzü, hangi yaralarımızı sessizce sardığımızı başkaları bilmiyor.
O hâlde neden hayatımızın direksiyonunu, yolculuğumuzun içinde olmayan insanların eline verelim?
Elbette insan çevresinin düşüncelerini tamamen yok sayamaz. Hepimizin ailesi, dostları, sevdikleri ve değer verdiği insanlar var. Bazen bir tavsiye gerçekten yolumuzu aydınlatabilir. Fakat tavsiye ile hayatımıza yön vermek arasında büyük bir fark var. Dinlemek başka, kendimizi başkalarının beklentilerine teslim etmek bambaşka…
Bence büyümek biraz da bunu öğrenmek.
Herkesi memnun etmeye çalışmaktan vazgeçip kendimizi kaybetmeden yaşayabilmek…
Her söylenene cevap vermek zorunda olmadığımızı anlamak…
Hakkımızda konuşulmasını engelleyemeyeceğimizi ama o konuşmaların hayatımızı yönetmesine izin vermemeyi seçebilmek…
Çünkü insanların konuşmalarını susturamayız.