14 Haziran 2026, 15:39:51
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 20°C
Yağmurlu
Afyon
20°C
Yağmurlu
Paz 20°C
Pts 24°C
Sal 28°C
Çar 28°C

RUTUBET KOKULU HATIRALAR

RUTUBET KOKULU HATIRALAR
14 Haziran 2026 12:54 | Son Güncellenme: 14 Haziran 2026 13:15
44
A+
A-

Tren, geniz yakan kömür kokulu ağır bir dumanı bozkırın akşamına bırakıp rayların üzerinde son kez inleyerek durdu. İstasyonun cılız sarı ışığı, vagonların arasından süzülüp yerdeki çakıl taşlarına vururken; Raif Efendi, elinde köşeleri aşınmış tahta bavuluyla perona adımını attı. Ayakkabılarının altından gelen o çıtırtı, sanki bu koca sessizlikte kopan tek fırtınaydı.

 

Gidecek yeri olanların aceleciliği, karşılanacak olanların heyecanı arasında bir an öylece durup etrafına bakındı. Kimse onu beklemiyordu. Zaten bu kasaba, ona kucak açacak kadar yumuşak değil, onu hemen kusacak kadar da sert görünmüyordu; sadece kayıtsızdı. İstasyon şefi, elindeki feneri yere tutarak, yüzüne bile bakmadan yanından geçti. Raif, bavulun sapını biraz daha sıkı kavradı. Avuçları terlemişti ama yüreği bir o kadar soğuktu.

 

Cebindeki son birkaç kuruşu parmaklarıyla yokladı. Bu para onu ya bir gece sıcak bir yatakta uyutacak ya da üç gün boyunca açlıktan koruyacaktı. Seçimini her zaman olduğu gibi midesinden yana değil, haysiyetinden yana yapmaya hazırlanıyordu. Kasabanın içlerine doğru uzanan tozlu yola baktığında, uzaklardan bir köpeğin havlaması duyuldu. Gökyüzü, burada bile yabancıydı ona. Yıldızlar sanki başka bir dünyanın diliyle konuşuyor, ona burada yerinin olmadığını fısıldıyordu.

 

Hafifçe öksürdü, ceketinin yakasını kaldırdı. “Hadi bakalım Raif,” dedi kendi kendine, sesi rüzgârda kaybolup gitti. “İnsan dediğin, en çok da kendine yabancılaştığı yerde başlar yaşamaya.”

 

Adımlarını loş ışıklı sokağa doğru attığında, içindeki o dinmek bilmeyen sızı memleketinden getirdiği o ağır yük tahta bavulundan daha fazla yoruyordu onu.

 

Hava sarı ve turuncunun iç içe geçtiği bir akşamın ağırlığını taşıyordu; gökyüzü sanki yanmakta olan bir hatıranın külleriyle boyanmış gibiydi. Uzak minarelerden yükselen akşam ezanı, ince bir hüzünle kasabanın üzerine yayılıyor, her bir notası insanın içine işleyen eski bir makamla yankılanıyordu. Tren garından yavaş yavaş uzaklaşan Raif Efendi, bu sesin içinde kaybolur gibi oldu. Rayların demir kokusu, kömürün keskin isi ve uzaklaşan trenin ritmik homurtusu hâlâ kulaklarında çınlıyordu.

 

Hafta sonunu geride bırakmış, artık ilk görev yerine doğru yürüyordu. İçinde garip bir gerginlik vardı; bu, yalnızca yeni bir işe başlamanın verdiği telaş değildi. Daha derin, daha eski bir şeydi. Sanki yıllardır içinde taşıdığı bir söz, şimdi yerine getirilmenin ağırlığıyla onu ezmek ister gibiydi. Adımları düzensizdi; toprak yolda yürürken ayaklarının altında yükselen ince toz bulutu, onun kararsızlığını ele verircesine havalanıyordu. Her an tökezleyecekmiş gibi bir hâli vardı.

 

Öğretmen olmak… Bu kelimeyi zihninde her tekrarlayışında çocukluğunun silik görüntüleri canlanıyordu. Eski bir evin dar odasında, kırık bir sandalyeyi kürsü niyetine kullanarak arkadaşlarına ders anlatan küçük bir çocuk… Elinde tebeşir yerine kömür parçası, karşısında hayali bir sınıf. O çocuk, şimdi Raif Efendi’nin ta kendisiydi. Dudaklarının kenarında beliren o belli belirsiz gülümseme, yıllar öncesine verilmiş bir sözün sessizce yerine getirildiğinin ifadesiydi.

 

“Başardım,” diye mırıldandı kendi kendine. Bu kelime, dudaklarından dökülürken bile yabancı geldi. Çünkü bazı başarılar, insanın içinde sevinçten çok bir boşluk bırakırdı.

 

Kasabanın dar sokaklarına girdikçe, tabelalar gözüne ilişmeye başladı. Eski, solmuş yazılarla “Beytüşşebap” yazan levhalar, rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Taş duvarlı evler, küçük pencerelerinden dışarıya bakan meraklı gözlerle doluydu sanki. Herkes onun yabancı olduğunu anlamıştı. Üzerine yönelen bakışlar, sessiz ama sorgulayıcıydı. Raif Efendi gözlerini kaçırıyor, kimseyle temas kurmamaya özen gösteriyordu. Bu bakışlar ona çocukluğundan beri tanıdık gelen o eski hissi hatırlatıyordu: ait olamama.

 

Tam bu sırada, havayı yaran bir ses duyuldu:

 

“Öğretmenevinden geçer! Son dolmuş! Öğretmenevinden geçer!”

 

Ses, akşamın sessizliğini bir bıçak gibi kesmişti. Raif Efendi irkildi. Saatine baktı; vakit gerçekten ilerlemişti. Adımlarını hızlandırdı, neredeyse koşar gibi dolmuşa doğru yöneldi. Kapıyı aceleyle açıp içeri girdiğinde, aracın bomboş olduğunu fark etti. Bu ıssızlık, dışarıdaki bakışlardan daha ağır geldi ona.

 

Şoförün arkasındaki koltuğa oturdu. Sessizce. Kimseye bir şey sormadı. Bekledi. Sanki konuşursa bu gerçeklik bozulacakmış gibi.

 

Bir süre sonra muavin, ağır adımlarla yanına yaklaştı. Yüzünde alışılmış bir ifade, dudaklarında hafif bir alay vardı.

 

“Para vermeyecek misin hoca?” dedi.

 

Raif Efendi başını kaldırdı. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

 

“Ben öğretmen olduğumu söylemedim,” diye karşılık verdi, sesi çekingen ama netti.

 

Muavin bir an durdu, sonra kahkahayı bastı. Bu kahkaha, dar dolmuşun içinde yankılandı; hem sıcak hem de tuhaf bir şekilde yabancıydı.

 

“Bu dolmuşa öğretmen olmayan binmez,” dedi. Ardından elini uzattı. “Yirmi lira hoca.”

 

Raif Efendi cebine uzandı. Parayı çıkarırken, bu kasabanın kendisini sandığından daha çabuk tanıdığını düşündü. Belki de insan, yeni bir yere gitse bile kim olduğunu saklayamazdı.

 

Parayı uzattı. Dolmuş ağır ağır hareket etti. Camdan dışarı baktığında, günün son ışıkları yerini karanlığa bırakıyordu. Ezanın son yankıları çoktan sönmüş, yerini gecenin sessizliğine bırakmıştı.

 

Kısa bir yolculuğun ardından dolmuş durdu.

 

“Öğretmenevi,” dedi şoför, başını hafifçe geriye çevirerek.

 

Raif Efendi indi. Ayakları yere değer değmez hafif bir ürperti hissetti. Önünde duran bina, eski ama vakur bir duruşa sahipti. Sararmış duvarları, yılların yorgunluğunu taşıyor gibiydi.

 

Bir an durdu. Derin bir nefes aldı.

 

Artık geri dönüş yoktu.

 

Raif Efendi bir süre binaya baka kaldı. Öğretmenevinin önündeki loş ışık, sarı bir huzme gibi merdivenlere düşüyordu. Camlardan sızan solgun ışık, içerideki hayatın dışarıya taşmak ister gibi ama çekingen bir hali anlatıyordu.

 

Bir adım attı.

 

Sonra bir adım daha.

 

Kapıdan içeri girdiğinde sıcak bir hava yüzüne çarptı. İçeride eski bir soba yanıyor, odun kokusu havaya karışıyordu. Duvarlarda solmuş çerçeveler, eski öğretmen fotoğrafları ve yılların sessizliği vardı. Her şey hem tanıdık hem de yabancıydı.

 

Resepsiyonun arkasındaki görevli başını kaldırdı.

 

-Yeni öğretmen misiniz? dedi.

 

Raif Efendi kısa bir an durdu. Bu soru, içinde beklemediği bir yankı uyandırdı. Sanki “başladın mı?” gerçekten diye soruluyordu.

 

-Evet dedi, sonunda. Yeni geldim.

 

Anahtar uzatıldı. Küçük, demir bir anahtar. Üzerinde 12 numara yazıyordu. O an Raif efendi, hayatının artık bir numaraya bağlandığını düşündü. Basit, sıradan ama kaçınılmaz bir numara. Merdivenlerden yukarı çıktı. Koridor sessizdi. Ayak sesleri bile duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Kapının önüne geldiğinde bir an durdu. Elini uzattı, ama açmadı. Sanki içeride onu bekleyen şey sadece bir oda değil de, bütün geçmişiydi.

 

Kapıyı açtı.

 

Küçük bir oda… Bir yatak, bir masa, bir de eski bir sandalye. Pencerenin kenarında içeri sızan rüzgar, perdeleri hafifçe oynatıyordu. Dışarıdan kasaba çoktan karanlığa gömülmüştü.

 

Çantasını yere bıraktı. Sandalyeye oturdu.

 

Ve ilk kez gerçekten sessizliği duydu.

 

Bu sessizlik, şehirdeki sessizlik gibi değildi. Bu, insanın içine işleyen, soru soran bir sessizlikti.

 

“Ben burada ne yapıyorum?” diye geçirdi içinden.

 

Ama cevap gelmedi.

 

Bir süre sonra ayağa kalktı, pencereye yaklaştı. Dışarı baktığında, uzaklarda birkaç evin ışığı yanıyordu. Hepsi küçük, hepsi yalnız… Ama bir arada duruyordu.

 

O an fark etti:

 

Bazı yerler insanı büyütmezdi… İnsanı kendine döndürürdü.

 

Tam o sırada koridorun derinlerinden bir öksürük sesi duyuldu. Raif Efendi başını hemen o tarafa çevirdi. Hemen ardından terliklerin eski tahta zeminde bıraktığı adım sesleri işitildi. Kapının aralığından yaşlı bir adam göründü. Üzerinde ütüsü çoktan kırışmış rengi belirsiz olan kahverengi bir hırkası vardı. Elindeki çay bardağının üstünden yükselen buhar,

yüzündeki yorgun ifadeyi daha da öne çıkarıyordu. Gözleri kısa bir an Raif Efendi’nin gözlerine takıldı, sonra hafif bir gülümseme ile “İlk gecen galiba. İlk gece insanın içine çöker burası.” dedi.

“Ama ya alışırsın ya da alıştığını düşünürsün.” Cevabı beklemeden cebinden buruşmuş bir sigara çıkardı ama yakmadı. Bir süre bekledi. Ardından sigarayı geri cebine koydu.

“Ben de yıllar önce senin gibi gelmiştim buraya. Ne hayallerim vardı.” dedi.

“İnsan bazen bir yere sadece görev için gelir. Ama kalma sebebi bambaşka olur.” dedi hayallere dalıp giderken.

Kapı sessizce kapandığında oda eski sessizliğine büründü. Fakat artık yalnızlık aynı hissi barındırmıyordu. Raif Efendi pencereden gecenin karanlığına baktı. Rüzgar biraz daha sertleşmiş, gece yalnızlığına kavuşmuştu.

Masanın üzerindeki eski lambayı yaktı. Sarı ışık odayı aydınlatırken bavulunu usulca açtı. En üste özenle koyduğu defterini eline aldı ve ilk satırını yazmaya başladı.

“Çünkü bazı insanlar hislerini kelimelerle anlatamadığında kalemine sığınır.”

Raif Efendi, kalemin ucunu bir süre boş sayfanın üzerinde gezdirdi. Mürekkep henüz kâğıda değmemişti ama zihninin içinde yıllardır susturulmuş cümleler birbirine çarpıyordu. Dışarıda rüzgâr uğulduyor, pencerenin eski pervazları arada bir hafifçe titriyordu. Odanın içindeki sarı ışık ise karanlığa karşı tek başına direnmeye çalışan yorgun bir nöbetçi gibiydi.

Defterin ilk satırının altına uzun süre hiçbir şey yazamadı.

Çünkü insan bazen ne hissettiğini değil, neyi susturduğunu düşünürdü en çok.

Parmaklarını şakaklarına götürdü. Yol yorgunluğu göz kapaklarına çökmüş, omuzlarına görünmez bir ağırlık binmişti. Ama uyumak istemiyordu. Uyursa geçmişin yeniden karşısına dikileceğini biliyordu. Bazı anılar vardı; insan uyuyunca yaklaşır, sessizce yatağının kenarına otururdu.

Birden, çocukluğundaki ev geldi aklına.

Yağmur sızdıran bir tavan… Sobanın başında sessizce oturan annesi… Ve hep yarım bırakılmış cümleler. Babası konuşurken evdeki herkes susardı; çünkü bazı insanların sesi yükseldikçe ev küçülürdü. Raif Efendi küçüklüğünden beri en çok sessizlikte büyümüştü. Belki bu yüzden kelimelere sığınmıştı. İnsanların yanında söyleyemediklerini defterlere anlatmak daha kolaydı.

Başını kaldırıp odanın duvarlarına baktı. Rutubetin oluşturduğu soluk izler, birbirine karışmış eski haritalar gibiydi. Sanki bu odadan daha önce de nice insanlar geçmiş, aynı yalnızlığı başka isimlerle yaşamıştı. Öğretmenevlerinin kaderi buydu belki; geçici hayatların birbirine değmeden yan yana durduğu uzun koridorlar…

Aşağıdan belli belirsiz bir kahkaha sesi yükseldi sonra. Ardından bir çayın kaşığa çarpan ince sesi… Hayat, onun hüznünden habersiz şekilde devam ediyordu. Bu düşünce garip biçimde içini burktu. İnsan kendi acısının dünyayı durduracağını sanıyordu bazen. Oysa dünya, kimsenin kırıldığı yerde durmuyordu.

Defterine yeniden eğildi.

“İnsan,” diye yazdı yavaşça, “en çok da gitmek zorunda kaldığı yerlerde tanır kendini.”

Kalemi durdu.

Sonra ekledi:

“Çünkü bazı yollar insanı bir şehre değil, kendi içine götürür.”

Mürekkep satırlara yayılırken yüzünde yorgun bir ifade vardı. O an kapının altından ince bir ışık süzüldüğünü fark etti. Koridorda biri durmuştu sanki. Ayak sesi yoktu ama orada birinin olduğu hissi vardı. Raif Efendi başını kaldırdı. Birkaç saniye boyunca nefesini bile tutarak bekledi.

Sonra kapıya, çok hafif, çekinilerek vuruldu.

 

“Buyurun…” dedi, sesi beklediğinden daha kısık çıktı.

Kapı ağır ağır aralandı. İçeri önce koridorun keskin soğuğu doldu, ardından genç bir kadın göründü. Elindeki kahverengi paltoyu göğsüne bastırıyordu. Yüzünde uzun bir yolculuktan kalan sessiz bir yorgunluk vardı. Sanki yanlış bir yere gelmiş gibi tedirgin bakışlarla etrafı süzdü.

Raif Efendi başını kaldırıp kadına baktığı anda içinde eski bir sızı kıpırdadı. Sebebini anlayamadı önce. Bazı yüzler insana geçmişi hatırlatırdı; nereden geldiğini bilmediğin, fakat kalbinin bir yerini ansızın yoklayan eski bir hüzün gibi.

Kadın birkaç adım yaklaştı. Tahta döşemeler ayaklarının altında hafifçe inledi.

“Rahatsız ettim galiba,” dedi usulca. “Ama sizi görmek zorundaydım.”

Raif Efendi cevap vermedi. Masanın üzerindeki mürekkep hâlâ kurumamıştı. Açık duran defterin sayfalarında yarım bırakılmış cümleler vardı; sanki yazılmaktan çok saklanmak için yazılmışlardı.

Kadının gözleri kısa bir an o satırlara kaydı. Hemen ardından çevirdi bakışlarını. Okumamaya çalışıyordu ama insan bazen en çok, anlayacağından korktuğu şeyden kaçardı.

Raif Efendi’nin zihninde onlarca soru dolaşıyordu. Kimdi bu kadın? Neden gelmişti? Ve neden, onu görür görmez içinde yıllardır unuttuğunu sandığı bir korku uyanmıştı?

Fakat sustu.

Sessizliği ilk bozan o olmak istemiyordu.

Koridordan süzülen solgun ışık odanın yalnızca yarısını aydınlatıyor, diğer tarafını karanlığın içine bırakıyordu. Kadın tam o çizginin üzerinde durmuştu; ne tamamen ışığın içinde ne de karanlığın.

“Siz Raif Bey misiniz?” diye sordu sonunda.

Raif Efendi’nin parmakları hafifçe titredi.

Çünkü sesi…

O ses, yıllar önce bir tren garında ardında bırakmak zorunda kaldığı bir başka sesi hatırlatmıştı ona.

İnsan bazı şeyleri unutmazdı. Yalnızca bir daha karşısına çıkmayacağına inanırdı.

Kadın birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra çantasını açıp eski bir zarf çıkardı. Kenarları yıpranmıştı; belli ki yıllarca bir çekmecenin karanlığında beklemişti. Üzerindeki solmuş el yazısı hâlâ seçiliyordu.

Raif Efendi zarfı gördüğü anda yüzündeki renk çekildi.

Çünkü o yazıyı tanımıştı.

Bazı yazılar insanın hafızasından hiç silinmezdi. Harfler bile bir zaman sonra bir insanın yüzüne benzemeye başlardı.

Titreyen elini uzattı fakat tam dokunacakken geri çekti. Sanki zarfın kâğıdına değerse yıllardır susturduğu her şey yeniden canlanacaktı.

“Bunu annemin eşyalarının arasında buldum,” dedi kadın yavaşça. “Adınız yazıyordu.” Duvardaki saat çalışmaya devam ediyordu. Ama zaman, o odanın içinde durmuş gibiydi.

Raif Efendi güçlükle yutkundu.

“Annenizin adı neydi?” diye sordu.

Kadın derin bir nefes aldı. Gözlerinde tuhaf bir tereddüt vardı; sanki bu ismi söylediği anda geri dönüşü olmayan bir kapı açılacaktı.

“Neslihan.”

O an odanın içindeki sessizlik ağırlaştı.

Raif Efendi gözlerini kapadı.

Bir sonbahar akşamı geçti zihninden. Islak kaldırımlar… garın pas kokusu… uzaklaşan bir trenin ardından dakikalarca kıpırdamadan duran genç bir adam…

Ve dönmeyen bir kadın.

Koridordaki ışık hâlâ kapının aralığından süzülüyor, yerde ince uzun bir çizgi oluşturuyordu. Raif Efendi gözlerini o çizgiye dikti.

Yıllar önce kaybettiğini düşündüğü bir hayat şimdi kapının önünde durmuş gibiydi.

Çünkü geçmiş hiçbir zaman tamamen gitmezdi.

Yalnızca sessizleşir… ve insan onu öldü sandığı anda geri dönerdi.

 

Raif Efendi duyduğu bu isimle birlikte sanki az önce defterine yazdığı o “kendi içine giden yolun” sonuna gelmişti. “Neslihan…” Bu isim dudaklarından dökülürken yıllardır göğüs kafesinde kilitli tuttuğu o eski sızı, tahta bavulundan daha ağır bir yük olup omuzlarına bindi. Karşısında duran bu genç kadının yüzündeki yorgunlukta, aslında kendi gençliğinin yarım kalmışlığını; bakışlarındaki o tedirginlikte ise bir tren garında dumanlara karışıp giden o son bakışı gördü. Elini masanın üzerindeki o eski zarfa doğru uzattığında parmaklarının titremesi sadece yaşlılıktan değil birazdan açılacak olan o zarfın ardındaki hakikatle yüzleşme korkusundandı. Dışarıda Beytüşşebap’ın keskin rüzgârı pencere pervazlarını sarsmaya devam ederken Raif Efendi bu ücra kasabaya sadece öğretmenlik yapmaya değil aslında yıllar önce kendinden bile sakladığı o büyük boşluğu doldurmaya geldiğini anladı. Artık ne o küçük oda ne de 12 numaralı anahtar sadece birer nesneydi, hepsi Neslihan’ın bıraktığı izlerin bu dilsiz coğrafyadaki yankılarıydı. Gözlerini kadına çevirdi ve sessizce fısıldadı: “Zarfı açarsam, zaman yeniden akmaya başlayacak mı?”

 

Sene 1900’leri andıran bir zarftı bu. Üzerinde, bir öğretmenin elinden çıktığı belli olan bir yazıyla “Oğlum Raif’e” yazıyordu.

Raif, annesini en son üniversite yıllarının başında, okumaya giderken uğurladığı gün görmüştü. Annesi, köy okullarına baskınların çok sık yapıldığı o dönemde görev yapan bir öğretmendi.

Öğrencilerinin canını korumak için kendi canını hiçe sayan şehit öğretmenlerden sadece biriydi. Bir gece, köylere yapılan baskınların arttığı o günlerde, sanki içine doğmuş gibi bu mektubu yazmıştı Raif’e. Belki de oğlunu bir daha göremeyeceğini hissediyordu. Gaz lambasını sağ tarafına koymuş, solak olduğu için sol eliyle kalemi tutarak yazmıştı mektubu.

Raif zarfı eline aldığında, annesinin o hali bir an gözlerinin önüne geldi. Zarfı ona getiren öğretmen ise, annesinin şehit olduğu saldırıda sol elini kaybeden biriydi. Raif’i görünce bir an duraksadı, inanamadı.

Çünkü annesi bir zamanlar şöyle demişti:

“Bir gün bütün bunlar bitecek. Raif bu okula edebiyat öğretmeni olarak atanacak. Biz görür müyüz bilmiyorum ama olacak…”

Ve gerçekten de olmuştu. Raif, o köye, o okula edebiyat öğretmeni olarak atanmıştı.

Artık okullarda silah sesleri değil, mermi sayıları değil; NecipFazıllar, Nazım Hikmetler konuşuluyordu.

 

Raif Efendi zarfın kenarını yavaşça araladı. Kâğıt, yılların bekleyişiyle kırılganlaşmıştı. Parmaklarının arasından hafif bir hışırtı yükseldi. O ses, odadaki sessizliği ikiye böldü. Genç kadın nefesini tutmuştu. Raif, mektubu masanın üzerine serdi. Yazı, gerçekten de annesine aitti. Sol yana yatık harfleri hemen tanıdı. Mürekkep bazı yerlerde dağılmıştı. Ama kelimeler hâlâ canlıydı. Okumaya başladı.

“Raif’im,” diye başlıyordu satır. “Bu mektubu okuduğunda ben çoktan başka bir yerde olacağım.”

Raif’in boğazı düğümlendi. Devam etti. “Fakat bilmeni isterim ki, seni buraya çağıran yalnızca kader değil.” Kaşları çatıldı. Cümle tuhaftı. “Bu okulun altında saklı olan şey, bir gün senin tarafından bulunmalı.” Raif gözlerini kaldırdı. Kadın da ona bakıyordu. Mektuba yeniden döndü. “Okulun eski kütüphanesinde, kırık camlı dolabın arkasında küçük bir tahta kapak var.” Kalbi hızlandı. “Orada sana ait olmayan ama seni bekleyen bir defter sakladım.”

Oda birden daralmış gibiydi. Rüzgâr camı titretti. Raif satırları yutarcasına okumaya devam etti. “Bu defter, köye yapılan baskınlardan önce öğrencilerimle tuttuğumuz bir kayıttır. Elbette ders notları değil. Gördüklerimizi yazdık. Duyduklarımızı yazdık. Ve kimsenin bilmemesi gereken bir gerçeği yazdık.”

Raif’in parmakları kâğıdı sıkmaya başladı. “Eğer bu mektup sana ulaştıysa, demek ki o defter hâlâ yerinde. Ve demek ki, o gece aradıkları şeyi bulamamışlar.”

Raif’in alnında ter belirdi. Kadın hafifçe yaklaştı. “Anne neyi saklamış olabilir?” diye fısıldadı. Raif cevap veremedi. Mektup devam ediyordu. “Defteri bulduğunda, içindeki son sayfayı önce okuma. Baştan başla. Çünkü son sayfa, insanın cesaretini kıracak kadar ağırdır.” Raif’in nefesi düzensizleşti. “Bu köyde herkes her şeyi unutmuş gibi davranır. Ama toprak unutmaz. Duvarlar unutmaz. Ve bazı çocuklar asla unutmaz.”

Raif’in zihninde yüzler belirmeye başladı. Hiç tanımadığı yüzler. Mektup titreyen ellerinde ilerliyordu. “Bir isim geçecek defterde. Bu isim, bugün bile burada yaşıyor olabilir.” Raif’in kalbi göğsüne sığmadı. “Eğer o ismi bulursan, kime güveneceğini iyi seç. Çünkü o gece kapıyı açan, dışarıdan gelenler değildi.” Oda buz kesildi. Kadın geri çekildi. Raif satıra kilitlendi. “İçeriden biri kapıyı açtı.”

Rüzgâr daha sert esti. Pencere hafifçe aralandı. Perde dalgalandı. Raif mektubu masaya koyamadı. Devam etti. “Bu yüzden defteri sana bırakıyorum. Gerçeği bilmek, bazen adaletten daha değerlidir.” Raif’in gözleri doldu. “Eğer bu satırları okuyorsan, artık çocuk değilsin. Ama içindeki çocuk, bu gerçeği taşıyabilecek kadar büyümüştür.” Raif dudaklarını ısırdı. Kadın sessizce ağlıyordu.

Mektubun sonuna yaklaştı. “Okulun bodrumuna in. Orada kilitli bir kapı göreceksin. Anahtarı defterin arasında bulacaksın.” Raif’in zihni uğuldamaya başladı. “Ve Raif…” Bu satır diğerlerinden daha koyuydu. “Eğer bodruma indiğinde duvarda çocuk el izleri görürsen, korkma. Onlar yardım istemek için değil, hatırlatmak için orada.” Mektup bitiyordu. “Benim yarım kalan görevim, senin kaleminde tamamlanacak. Mektubu yaktıktan sonra defteri ara.” Eli titredi. Gözleri boşluğa daldı. Oda artık aynı oda değildi. Kadın fısıldadı: “Ne yazıyor?” Raif başını yavaşça kaldırdı. Yüzünde yıllardır görülmeyen bir ifade vardı. Korku ve kararlılık iç içeydi. “Yarın okula çok erken gitmem gerekiyor,” dedi.

 

Raif Efendi mektubu yavaşça masanın üzerine bıraktı. Kâğıdın kenarları, titreyen parmaklarının arasında neredeyse ufalanacakmış gibi duruyordu. Kadına baktı; gözlerindeki yaşlar, dışarıdaki rüzgârın cama vuran ritmiyle yarışıyordu.

“Adın ne?” diye sordu Raif, sesi kendi kulaklarına bile yabancı, çatallı bir tonda gelmişti. “Seda,” dedi kadın. “Annem, ölmeden önce bana sadece bunu verdi. ‘Raif hoca gelince ona ver, emanetin sahibi o,’ dedi. Ben de buraya kadar getirdim. Şimdi ne olacak, onu bile bilmiyorum.”

Raif cevap vermedi. Çekmecesine uzanıp eski bir çakmak çıkardı, mektubu ucundan tutuşturdu. Kâğıt, sanki yılların sessizliğini kusar gibi yavaşça, közleşerek kül oldu. Küller masanın üzerinde gri bir leke bırakırken, Raif Efendi sandalyesinden kalktı. Artık odaya sığmıyordu. Dışarıdaki karanlık, artık bir tehdit değil, çözülmesi gereken bir düğüm gibi görünüyordu gözüne.

“Yarın,” dedi Raif, pencereden uzaktaki okul binasının karanlık silüetine bakarken. “Yarın, sessizliğin son günü olacak.”

Seda başını hafifçe salladı, hiçbir şey sormadı. Odadan sessizce çıkarken kapıyı arkasından usulca kapattı. Raif, odada tek başına kaldı. Cebinden o gün muavinden aldığı bozuk paraları çıkardı, masanın köşesine dizdi. Sanki bir satranç oyununun taşlarını yerleştirir gibi…

Gece, Beytüşşebap’ın üzerine bir yorgan gibi çökmüştü. Raif uzanmadı. Sandalyeye tekrar oturdu, gözlerini kapatıp yıllar önce kaybettiği o sesleri duymaya çalıştı. Kasabanın uzak köşelerinden gelen rüzgâr, bazen birinin fısıltısı gibi kapıya vuruyordu. Korkmuyordu artık. Sadece, bir öğretmenin en büyük sınavının sınıfın içinde değil, tarihin tozlu sayfaları arasında verildiğini anlamıştı.

Sabahın ilk ışıkları, odanın rutubetli duvarlarını solgun bir griye boyadığında, Raif çoktan hazırdı. Tahta bavulunu değil, sadece içindeki o küçük not defterini yanına aldı. Koridorun sessizliği, okulun o kilitli bodrumuna açılan gizli bir yolun ilk adımı gibiydi.

Okulun demir kapısı, gıcırdayarak açıldı. İçerisi, akşamdan kalma bir mahzenin serinliğini ve tozunu taşıyordu. Raif, merdivenlerin başında durdu. Mektuptaki o cümleyi düşündü: Onlar yardım istemek için değil, hatırlatmak için orada.

Duvara dokundu. Taşlar soğuktu ama sanki altlarında atan bir nabız vardı. El fenerini yaktığında, ışık duvarın girintisine vurdu. Oradaydılar. Küçük, silik ama her biri bir hikâye anlatan çocuk el izleri. Raif’in kalbi, bir davulun tokmağı gibi göğsüne vuruyordu.

Yavaş adımlarla bodrumun karanlığına doğru ilerledi. Artık geri dönüşü olmayan o yoldaydı.

 

Raif Efendi el fenerini biraz daha yukarı kaldırdı. Işık, nemden kabarmış taş duvarların üzerinde titreyerek ilerledi. Bodrum ağır bir rutubet kokuyordu; eski kâğıt, küf ve yıllardır açılmamış kapıların içine sinen o boğucu sessizlik vardı havada.

 

Merdivenlerin son basamağına geldiğinde durdu.

Devam edip etmemek arasındaydı.

Ayaklarının altında biriken ince toz tabakası, buraya uzun zamandır kimsenin inmediğini söylüyordu. Ama duvardaki el izleri başka bir şey anlatıyordu. Bazıları küçücük avuçlara aitti. Bazılarıysa sanki aceleyle bırakılmıştı; parmak izleri taşın üzerinde yarım kalmış gibiydi.

 

Raif Efendi istemsizce nefesini tuttu.

 

Bir öğretmenin sınıfta duyduğu sessizlikle, burada duyduğu sessizlik aynı değildi.

Burada sessizlik saklıyordu.

El fenerinin ışığı dar koridorun sonuna vurduğunda paslı bir kapı belirdi. Mektupta anlatılan kapı buydu. Üzerindeki zincirler yılların pasıyla kahverengiye dönmüş, kilit neredeyse taş kesilmişti. Kapının üst kısmında silinmeye yüz tutmuş eski bir yazı vardı:

“Arşiv”

Raif Efendi  birkaç adım yaklaştı.

Kalbi, sanki göğsünden çıkıp o karanlık koridora düşecek kadar sert atıyordu. Elini cebine attı. Defterin arasından çıkan küçük anahtar hâlâ avucundaydı. İnce, siyaha dönmüş bir demir parçası…

Ama tam anahtarı kilide uzatacağı sırada yukarıdan bir ses duyuldu.

Bir ayak sesi.

Raif anında irkildi.

Ses çok hafifti ama netti. Yukarıdaki ahşap zeminde birileri yürüyordu. Yavaş. Ölçülü. Sanki bodrumda birinin olduğunu biliyormuş gibi.

Raif el fenerini kapattı.

Karanlık bir anda üzerine çöktü. Şimdi yalnızca nefes alışını duyabiliyordu. Ayak sesleri durdu. Sonra…

Gıcırdayan bir kapı sesi geldi yukarıdan.

Raif sırtını soğuk duvara yasladı. Elindeki anahtarı daha sıkı kavradı. O an annesinin mektubundaki o cümle zihninde yeniden yankılandı: “Bu köyde herkes her şeyi unutmuş gibi davranır.” Sessizlik.

Ve ardından…

Koridorun öteki ucundan gelen çok hafif bir çocuk sesi.

 

“Öğretmenim…”

 

Raif’in gözbebekleri karanlıkta büyüdü.

Ses gerçek miydi, yoksa yorgun zihninin ona oynadığı bir oyun mu, anlayamadı. Ama o fısıltının geldiği yerde kimse yoktu. Yalnızca taş duvarlar ve karanlık vardı.

Sonra aynı ses tekrar duyuldu.

Bu kez daha yakından.

“Defteri bulmadan gitmeyin…”

Raif’in boğazı kurudu. El fenerini yeniden yaktığında ışık titreyerek koridoru taradı.

Ve duvarda yeni bir şeyi fark etti.

Az önce orada olmayan bir iz.

Küçük bir el izi…

Ama bu kez tozun üzerinde değil, taşın tam ortasındaydı.

Islak gibiydi. Taze gibiydi.

Raif yavaşça geri çekildi. Nefesi düzensizleşmişti. Mantığı ona buradan çıkmasını söylüyordu

ama içinde başka bir şey vardı. Yıllardır susturduğu o inatçı taraf… Gerçeği öğrenme arzusu.

Anahtarı yeniden kilide soktu.

Paslı kilit önce direnç gösterdi. Sonra içeriden metalik bir çatırdama duyuldu.

Kapı ağır ağır aralandı.

İçeriden buz gibi bir hava yayıldı.

El fenerinin ışığı küçük odayı aydınlattığında Raif’in yüzündeki ifade dondu. Oda sandığından çok daha büyüktü.

Eski sıralar vardı içeride.

Çocuk sıraları.

Bazılarının üzerinde yarım kalmış defterler duruyordu. Tozlanmış kalemler… Sararmış kitaplar… Ve duvarın tam karşısında büyük bir kara tahta… Tahtanın üzerine tek bir cümle yazılmıştı.

Sanki biri yıllardır silinmesin diye uğraşmış gibi hâlâ belirgindi: “Kapıyı açan kişi hâlâ burada.” Raif’in eli titredi.

Tam o anda arkasındaki koridordan yeniden ayak sesi duyuldu.

Ama bu kez yalnız değildi.

Birden fazla kişiydiler.

 

Her bir refleks, geçmişin kaçınılmazlığını doğuruyordu. “Ben burada ne yapıyorum?” diye soran insan, arkasına dönüp baktığında bu sefer geri dönemeyeceğini anladı.

Çocuklar, ona doğru yürümeye başladı. Ama bu bir el uzatma çabası değildi. Onu itiyorlardı. Raif Efendi’nin varlığı onlara zarar veriyordu. Raif neye uğradığını şaşırdı, gözlerini usulca kapatıp açıyordu. Buradakiler, kafamın illüzyonu olsun, diye yalvardı içinden. Son kez gözlerini dünyada gördüğü tüm renkleri saymadan açtı.

Ama orada olanlar gerçekti.

Ondan bir şey istediler. Annesinin mektubunu ateşe verdiği gibi, bu tozlanmış rafları ve tüm odayı yakmasını istediler. Raif Efendi, annesinin ölümü sırasında duyduğu şarkıları, izlediği tiyatroları yeniden yaşamaya başladı. Her şey hem tanıdık hem de yabancıydı.

 

Oda, aslında bir sınıftı. Ama aynı zamanda bir arşiv gibiydi. Yüzlerce defter, yüzlerce anı, yüzlerce saklı gerçek… Annesinin ölümüne, sebep olan kişileri ve o son günlerde yaşanan her şeyi burada, bu rafların arasında öğrenecekti.

Çocuklar birbirine karışan seslerle konuşmaya başladılar. Ardından yükselen şakalaşmalar, Raif Efendi’nin yüzündeki kayıtsızlığı bozdu.Ayak sesleri ve kahkahalar toprağı yankılatıyordu. Ama ne kadar gürültü yaparlarsa yapsınlar, geçmişi yakamıyorlardı. Ne bağırmaları, ne itişmeleri… Hiçbiri, Raif’in içinde çözülen o lime lime travmaları durduramazdı.

Çocuklar başka bir cümle söylemek ister gibiydi ama her ağızlarını açtıklarında yeni bir mevsimin gürültüsü esiyordu. Onun yüzü, ışığı yutan petrol karası bir gölgeye dönmüştü… Sayılar, mısralar, bildiği ve bilmediği her ne varsa aklına getirmeye çalışıyordu. Ve bir öğretmen gibi, büyük bir sezgiyle söylenen şeyin doğru olduğunu düşündü: Annesinin ölümünden kaçmanın mümkün olan tek yolu buydu.

Öylece düşünerek nefes alışverişlerini toparladı.

Ama artık nefes almasına gerek yoktu.

 

Söylenilenin tersini yapmak gibi bir huyu vardı, kahretsin diye söyleniyordu içinden, bu özelliğinin öğretmenlik kimliğine yakışmadığının da farkındaydı ama kendine engel olamıyordu! Burada gizli kalmış bir şeyler olsun veya olmasın asıl mesele bu minik ruhların içinde yaşanmamis günler uktekalmıştı! Öylece yokluğa uğurlamak olmazdı onları! Uçurumun kenarından itilen ruhlar gibi çaresiz bırakmamalıydı onları!

Nefesini topladı ve aralarında en masum olanına sordu! Nasıl öldün?

Ben babamın ölümünü hatırlıyorum diye cevap verdi! Yanındaki annesinin, bir diğeri kardeşinin ölümünü hatırlıyordu! Ama hiçbiri kendi ölümünü hatırlamıyordu!

Küçük yaşta kendilerine üzülecek halleri bile kalmamış diye geçirdi içinden! Ve sordu umutsuzca içinizde biriniz bile kendi ölümünü hatırlamıyor mu?

Hep bir ağızdan onlar ölünce öldük ki biz zaten dediler! Bedenlerimiz şu an bilmiyoruz hangi arı kovanında, hangi ağacın dalında! Ama bildiğimiz tek bir şey var onlar ölünce öldük biz diye bağırdılar!

Şimdi yeniden diriltecek misin bizi diye sorunca içlerinden birisi irkildi ve nasıl dedi!

Bizim için ölüm yeniden dirilmek olacak, baksana arafta kaldık! Bu dirayeti anne de sende görmüş olmalı ki bir bahane ile bizi sana sakladı! Doğurduğu evlattan başkasına güvenmedi! Güvenemedi! Diye eklediler hep bir ağızdan!

En sıska olanı konuştu bu sefer de: Bu arada son dersimiz yarım kalmıştı, annen dersimizi bitiremeden yaşandı ne yaşandıysa! O son dersi sen tamamlamak ister misin?

 

Raif Bey’in kalbi çıkacak gibi atıyordu. Korkmuyordu, korktuğu tek şey bu görevi başaramamak minik ruhları huzura kavuşturamamaktı. Annesini öldüren katilleri ortaya çıkarmalı, başka öğretmenlerin ve öğrencilerin hayatlarını mahvetmelerine izin vermemeliydi. Çocuklar oyun oynar gibi kayıtsızca gülüşürken, gözüne mektupta yazan dolap takıldı. “Kırık camlı dolabın arkasındaki tahta kapak”. İşte! Aradığı şeye nihayet ulaşmak üzereydi. Dolap örümcek ağlarıyla,, nadide bir elması korur gibi sıkı sıkıya kaplanmıştı. Oraya doğru yaklaştı  ve onu çekip arkadaki kapağı açtı. Zemin hafif hafif sallanmaya başladı. Sanırım bu dolap bir tetikleyici idi. Bir tuzak. Defteri eline aldı. Okumak için çocukları susturmak lazımdı.

“Oturun sıralara” dedi. “Yarım kalan dersimizi tamamlayacağız. Türkçe defterlerinizi çıkartın. Neslihan öğretmeninizle yaşadığınız son hatıranızı yazın.” Nereden bilebilirdi ki Beytüşşebap’taki ilk dersi arafta sıkışıp kalan minik ruhlarla yapacağını. Akıl almaz, anlatsa deli diye yaftalanacağı bir durumun tam içindeydi.

 

Onlar oyalanırken defteri tekrar açtı. Bu kez daha fazla sarsıntı oldu. Çocuklar korkulu gözlerle yeni öğretmenlerine baktılar. Kendileri için değil onun için endişeleniyorlardı. Bina onu uyarıyor gibiydi. Hızlı olmalıydı. Bu bilmeceyi çözmeden buradan çıkamazdı. Defterde katliam günü yapılan her şey, olaya karışan herkes açıkça yazıyordu. Raif Efendi okudukça sallantı daha fazla artıyordu Son sayfaları okurken annesinin sözleri, “onun sesiyle” kulağında çınladı..

“Bu köyde herkes her şeyi unutmuş gibi davranır. Ama toprak unutmaz. Duvarlar unutmaz. Ve bazı çocuklar asla unutmaz.”

Defterin son sayfasında çok net bir şekilde katillere yol gösteren, katliama göz yuman ve örtbas eden adamın ismini yazıyordu. Dönemin yeni kaymakamı ve hala kaymakamlık yapan: Ahmet Selim Bey

 

Raif  Efendi çocukların yazdıklarını topladı.  Katliam günü yaşananları, her biri kendi gözlerinden aktarmıştı. Bildiklerini anlatmanın verdiği huzurla bir araya toplandılar. Bu dünyadaki görevleri sona ermişti. Minik ruhlar, şahitlik yapacak kadar net bir şekilde katliamı anlatmışlardı. Bu yazılar kanıt niteliğindeydi.

Kendi el yazıları onların ölmeden önce yaptıkları son ödevleri gibi görünüyordu.

Raif  Efendi çocukların ona veda için tek tek sıraya girdiğini gördü. Öğretmeninin elini öpen ilk minik ruh, ortadan sessizce kayboldu. Ardından sırayla diğeri de… Odada tek başına kalmıştı…

 

İlk görevini başarıyla tamamlamıştı…

 

Arkasında koca bir yükün hafiflemiş ağırlığını da alarak oradan çıktı. Kendisini okulun bahçesine atarak derin bir nefes aldı. Rahatlamasının yanında biraz da sinirlenmişti. Haykırırcasına ‘Nasıl? Bir insan, masumiyeti nasıl öldürebilir?’ dedi. Az önce içeride yanına gelen çocukların sesi kulaklarında hala yankılanıyordu. Fazla dayanamayıp kendini bahçenin bir köşesinde bulunan muslukların önüne götürdü. Suyu sonuna kadar açıp avucunu altına tuttu. Suyun avucundan kayıp yanlara taşmasıyla kaldırıp yüzüne çarpması bir oldu. ‘Allahım! Ne kadar acı bu.. Acılar hep katmerlenerek mi gelir? dedi. Elinin içini alnına kapatarak bir süre bekledi. Biraz daha sakinleşip sağlıklı olarak düşünmeye başlamıştı. Çok yakın zamanda buna benzer bir olay daha gerçekleşmişti. Failler değişse de sonuç değişmiyordu. Bundan yıllar öncesinde annesi edebiyat öğretmeni Neslihan Kor, bugünlerde matematik öğretmeni Ayla Kara… O soğuk ve bir o kadar itici mermer taşlarına yeni isimler kazınıyordu. Birileri buna dur demeliydi. Cani insanlığa okkalı bir tokat vurmalıydı. Bunu da yapacak olan kendisiydi.

 

Raif Bey çantasını ve paltosunu alarak okuldan çıktı. Beytüşşebap’ın Halk Eğitim Merkezindeki resim öğretmenleri tarafından renklendirilmiş sokaklarında yürümeye başladı. Sokağın köşesinden döndüğünde eski bir su borusuna geçirilerek evin balkonuna asılmış al  bayrağı gördü. ‘Dalgalan!’ dedi. Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilal.

 

Polis karakolunun önüne geldiğinde duraksadı. İçeriye girip tüm bildiğini anlatacak yanına aldığı defteri kanıt olarak gösterecekti. İçinde tarif edemediği bir his vardı. Annesine mi üzülecek yoksa onlarca masuma mı ağlayacaktı? Bunlar bir yana içindeki nefreti mi kusacak kimden nasıl intikam alacaktı? Cevabını veremediği sorular bir bir aklında dolanıyordu. Annesi mektubunda ‘Eğer bu satırları okuyorsan, artık çocuk değilsin. Ama içindeki çocuk, bu gerçeği taşıyabilecek kadar büyümüştür.’ demişti. Üstüne düşeni yapmalıydı. Kendisine ‘Ben çocuk değilim, hadi!’ diyerek cesaret verdi. Yalnız olması onu bir nebze de olsa ürpertiyordu. Ama belki de insan en çok yalnız kaldığında büyüyordu.

 

İçerdeki memurlara ifadesini verdikten sonra bir istekte bulundu. Kaymakam Ahmet Selim ile görüşmek istiyordu. Polisler beraber gidebileceklerini o zaman görüşüp söylemek istediklerini söyleyebileceğini ifade ettiler.

 

Fazla gecikmeden kaymakamlık binasının önüne geldiler. Polis ekibiyle birlikte makam odasının önüne çıktılar. Kapının kulpuna tüm gücüyle yüklenerek sert ve dimdik duruşuyla bir hışımda içeriye girdi. İfadesini hiç bozmadan kaymakama doğru yürüdü. Ahmet Selim şaşırmış öfkelenmişti. Raif Bey’e dönerek:

 

-Sen de kimsin be adam? Burası neresi farkında mısın?

 

İfadesini hiç bozmayan Raif Bey, elini uzatarak:

 

-Ben kim miyim? Ben edebiyat öğretmeni Neslihan Kor ve onun on bir masum öğrencisiyim!

 

Ahmet Selim olduğu yerde donmuş kalmıştı. Polisler birer birer içeriye girerek Ahmet Selim’i yaka paça dışarıya çıkardılar. Raif ise tepkisiz şekilde makam koltuğuna bakıyordu. Kulağına uzaklardan gülüşme sesleri geliyordu. Biliyordu ki o ses annesinin sınıfından yükseliyordu. Omzuna dokunan bir elle irkildi. Emekliliği geçmiş, saçları ağarmış bir polis memuru ona bakarak şöyle dedi:

 

-Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Bilakis onlar diridirler fakat siz bilemezsiniz!

 

NOT: BU HİKÂYE KOR DERGİ YAZARLARI TARAFINDAN ORTAKLAŞA YAZILMIŞTIR.

KATILIMCILAR

MUSTAFA  ERDURMUŞ

YUNUS UTKU

FERİDE CİDAN

BÜŞRA AKEL

ASİYE ÖZSOY

BEYZANUR KARTALOĞLU

MERVE AKTAŞ

HANİFE SEVER

BURAK TANRIKULU

YAĞMUR ZEYTİNÖZÜ

BÜŞRA YILDIZ

HOUDA SAHEL

GÖKTÜRK GÖK

ELİF ÇEPEL

İBRAHİM ÇELEBİ

FİKİR - EDEBİYAT - KÜLTÜR - SANAT "EDEBİYATA KOR DÜŞTÜ."
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.