KEHRİBAR
Gözlerinin içinde milat öncesinden kalma bir deniz,
Her bakışın, göğsümün kıyılarına vuran devasa bir medcezir.
Bu ne sıradan bir sitem ne de mektuplara sığan o eski hüzün;
Bu, iki ruhun birbirinin uçurumunda eriyişinin hikayesi.
Dinle, içimdeki o kırık dökük kemanın sesini…
Ayrılık dedikleri, zamanın tenimize bıraktığı o kör bıçak izleri;
Ama bendeki sen, ölümün bile silemeyeceği kadar derin ve diri!
Bak, kirpiklerinin ucundan dökülüyor o kahrolası mahsusluğunu unuttuğun yalnızlık;
Gecenin saçları çözülüyor usulca, odada lavanta kokulu bir karanlık.
Sana sarılmak; kışın tam ortasında güneşin kalbini avuçlamak gibiydi,
Şimdi gidişin kehribar rengi bir yangının, küllerinin bağrıma savrulması.
Gözyaşların, yanaklarından süzülen o şeffaf yağmur damlaları
Her damlada bir kâinat batıyor, her hıçkırıkta bir yıldız sönüyor usulca.
Ritim, göğüs kafesimin altındaki o amansız çırpınışta gizli;
Akledenler anlamaz bunu bir fırtınanın kıyıları gibi kesik ve hisli.
Sen; unutulmuş bir medeniyetin en içli, en yaralı nakaratı…
Ben, o şarkıyı yeniden ezberlemek için ömrünü feda eden o perişan deli.
Biz ki bir tek tebessümle cennetin kapılarını bekleyen,
Bir veda ile kendi cehennemini sırtında taşıyanlarız.
Şimdi bu aşkı bırakıyorum zamansızlığın o buzdan koynuna,
Alabildiğine yaralı, alabildiğine görkemli ve alabildiğine mağrur.
Bu şiir, etle kemiğin değil iki kalbin çarpışma sesidir;
Çarpışmanın bittiği yerde başlayan o muazzam, dilsiz feryadın ta kendisidir!