3 Haziran 2026, 21:23:27
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 24°C
Parçalı Bulutlu
Afyon
24°C
Parçalı Bulutlu
Per 25°C
Cum 25°C
Cts 24°C
Paz 25°C

SANDAL SEFASI

SANDAL SEFASI
2 Haziran 2026 16:59 | Son Güncellenme: 2 Haziran 2026 19:57
116
A+
A-

Masmavi bir gökyüzü altında berrak, huzurlu, sakin bir deniz… Uçsuz bucaksız denizin üstünde bembeyaz bir sandal. Sandalın içinde sulu, leziz, tazecik meyveler… Yanındaki salkıma uzanıp ağzına atan abim, diğer eliyle de güneşi kovalıyor. O yanımda olunca korkum azalıyor. Aramızdaki en ürkek kuş abim, bu sefer sandal sefası sürüyor.

‘’Rüyada mıyız abi?’’ diyorum.

‘’ Yok kız! Ne rüyası? Cennetteyiz.’’ deyip avucundaki üzümleri tekrar ağzına atıyor.

Sırt üstü uzanıp gökyüzünü seyrediyorum. Masmavi gökyüzüne bakınca içim huzurla doluyor. Kaç gecedir aynı rüyayı görüyorum. Meyvelerin tadı hâlâ damağımda. Aksine içim sıkılıyor her uyandığımda. Garip bir duygu… Bir saniye önce bu denli huzurluyken nasıl oluyor da kalbim sıkışıyor her seferinde. Anneme anlatsam dinler mi acaba?

Günler sonra bir tane çil beygirle çıkageldi babam.

‘’Düşün önüme! Bundan sonra abinle sen bekleyeceksin bahçeyi.’’

Hiç sesimiz çıkmadı. Görevimiz, çobanların tarladan mısır yolup kaçmalarını engellemekti. Abimle aramızda dört yaş var, toplamda beş kardeştik ve henüz çocuktuk. Ama o vakitler bunun bir önemi yoktu. Okula gidecek yaşta tarla bekçiliği yapıyorduk. Babama göre gündüzleri az gelen bostan korkuluğu vazifemizi artık geceleri de yapmamız gerekiyordu.

Bizim için tarlanın kenarına kirevet kurdular. Üstüne de bir aba attılar. O gece orada kaldık. İkimiz de çok korkuyorduk. Gece birbirimize sarılarak, titreyerek geçti. Sabaha yakın dalmışız biraz. Yine aynı rüyayı gördüm. Gün ağarınca çıktık kirevetten. Akşama kadar bekçilik yaptık yine. Uzaktan ezan sesleri duyuluyor, hava kararmış, gece soğuğu bastırmıştı. Üstelik karnımız da çok açtı. Bir hışımla ayağa kalkan abim:

‘’Kalk Seviye! Gidiyoruz.’’ deyince ‘’Nereye gideceğiz.’’ deyiverdim ağlamaklı.

‘’Gidelim eve! Ben, bir gece daha burada kalmayacağım. ’’

Ayaklarından tuttuğu gibi yere yatırdı eşeği, hep yapardı bunu. Abayı, yorganı da attık üstüne. Vardık eve, çaldık kapıyı. Avludan çıkınca kapıda bizi görmeyi beklemeyen babamın şaşkınlığı uzun sürmedi. Ardına sinkaflı bir küfür basıp kolumuzdan tuttuğu gibi kapı dışarı etti önce. Saydıkça saydı sonra. Neler oluyor neler yaşıyorduk, anlayamadık. İçimde hem öfke hem hüzün birikiyor. Aşağılanmış, dışlanmış hissediyordum.

‘’ Siz ne yapıyorsunuz burada? Niye geldiniz?’’

‘’ Korktuk baba! Çok korktuk.’’

‘’Ne var da? Neyden korkacaksınız?’’ diye söylenerek tuttu kollarımızdan, çıkardı avludan, çekiverdi kapıyı arkadan. O gece almadılar bizi içeri.

Perdenin ardından bizi gözetleyen anamın gözü önünde ağlaya sızlaya tekrar tarlaya dönüyorduk. Üvey ana olsa merhamete gelirdi. Ah anam! Ah! Pencereden çıkıp da:
‘’Bre! Herif! Şu havada, gecenin ayazında götürme çocukları.’’ demedin, diyemedin. Ve o gün anlayacaktık. Anne ve babam için; tarla kadar kıymetimizin olmadığını.

Bizim doğduğumuz topraklar, ahırdaki hayvanın daha değerli olduğu;

Evladın, evdeki eşyadan daha kıymetli olduğu zamanlardı.

İşte böyle rezil büyüdüm ben.

Günler ve geceler peşi sıra geçiyor. Bahçe sulama, tarla bekleme ve ayrık otlarını yolmak dışında bir işe yaramıyorduk. Artık kabullenmiş oyun hâline bile getirmiştik. Hasır otunun kahverengi uçlarını uçurur, güler oynardık. İşte bu kamışlardan yatak dolduracaktı bize daha sonra anam. Kendi yün döşekte yatıp koca eve iki çocuğu sığdıramayan anam…
Eve gelen işçiye hazırlar gibi yatak basacaktı bize, su kamışlarından.

Köye kanal yapılınca yerimiz değişmiş, tarla bekçiliğine başlamıştık. Etrafını topraklarla çevirip çukur kazdıkları yeni ikametgâhımıza, annemin elleriyle hazırladığı yatağı serecektik. Derin bir uykuya dalmıştık abimle. Kamış dolu çuvalın üzerinde uyumak, kuş tüyü yatakta uyumak gibiydi bizim için.

Kendini çok akıllı ve kurnaz zanneden babam, o gece çıkmış evden. Bakmış kanalın suyu akıyor. Çevirmiş bizim tarlaya, yakmış üstüne bir cigara, dönmüş geri eve. O gelen su, hiç durmadan bizim yattığımız yere dolmuş.

‘’Len garı! Tarlaya bi saldım suyu. Sabaha kadar sulansın canına yandığım.’’ deyince günlerdir aklına gelmeyen anamızın gözünün önüne gelmişiz o saniye.

‘’Bre herif! Ya çocukların yattığı yere su dolarsa? Suyun gittiği yer belli mi? Gece gece yaptığın iş mi? Kalk! Gidelim kalk!’’

Su aktıkça çuvalın içindeki otlar şişmiş. Anemin yaptığı yatak sandal olmuş ikimize. Vücudumuza su değmeyince de uyanmamışız. Tarlaya geldiklerinde suyun üstünde bulmuşlar bizi. Anamın bağırtısına uyandık.

‘’Ahmet! Seviye!

‘’Kalkın yavrularım! Açın gözünüzü! ’’

En derin uykumda… Rüyamda yine o sandalda, abimle en güzel yemişlerden yiyorduk.
Annemin çığlıklarına açtım gözümü. Ne olduğunu anlamadan kaldırdılar da eve götürdüler sonra.

Böyle rezil büyüdüm ben.

 

Gündelik hayatın görünmeyen hikâyelerini ve insan ruhunun izlerini yazıyorum.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.