1 Temmuz 2026, 16:26:16
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 28°C
Açık
Afyon
28°C
Açık
Sal 30°C
Çar 31°C
Per 32°C
Cum 31°C

DİKKAT!

DİKKAT!
1 Temmuz 2026 14:51
20
A+
A-

Dikkat!

Bu yazıyı ne çok yerde görüyorum, ben ne için dikkat etmeliyim? Düşmemek için mi, o yazıyı asmasa kendim tahmin edemiyor muyum? Ah, itiraf ediyorum. Edemiyorum gerçekten de edemiyorum. Geçen koca bir çukurla karşılaştım, her gün yürüdüğüm yol, yeni açmışlar sanırsam. Hiç karşılaşmamıştım da ondan biliyorum. Neyse, yazıyı asmamışlar, ben de içinden kayıp düştüm bir anda. Yani gerçek bir çukura değil gerçek sanmadınız ya! Kendi iç çukuruma, kendim için sürekli dikkat tabelaları asardım. Bu sefer unutmuşum, benim düşüncesizliğim…

Ya da belki de içimin bana oynadığı küçük, kasıtlı bir oyundur bu, kim bilir?

İtiraf edelim: Kendini sürekli uyarmaktan, kendi kalbinin etrafında şerit çekip nöbet tutmaktan yoruluyor insan. “Buraya basma kırılırsın, bu virajı hızlı dönme savrulursun, dikkat et zemin kaygan!” demekten, kendi hayatına bir şantiye alanı muamelesi yapmaktan bıkıyor. İnsan en çok kendinin zabıtası olmaktan yoruluyor. Her gün yürüdüğün o içsel yollara bile sürekli güvenlik önlemleri almak, aslında hayata değil sadece tehlikelere odaklanmak demek değil mi?

Bazen sadece yürümek istiyor insan. Tabelasız, uyarısız, önlemsiz… Adımını nereye götüreceğini hesaplamadan, sırf gökyüzüne bakarak yürüyebilmek.

Belki de o gün o tabelayı oraya asmayı unutmam bir ihmalkarlık değildi ruhumun “artık yeter” diyen küçük bir isyanıydı. Çünkü sürekli tetikte yaşamak, seni çukurlardan koruyor ama o çukurların yanındaki çiçekleri görmeni de engelliyor. Düşmekten o kadar korkuyoruz ki basacağımız toprağın kokusunu unutup gidiyoruz.

Şimdi o iç çukurun dibinde oturmuş, yukarıya bakıyorum. Üstüm başım biraz toz toprak içinde kalmış olabilir, canım da biraz yanıyor, doğru. Ama tuhaf bir hafiflik var üzerimde. Demek ki düşmek de dünyanın sonu değilmiş. Demek ki insan kendini her an korumadan, her an uyarmadan da hayatta kalabiliyormuş. Hatta belki de asıl hayat, o koruma kalkanlarını indirip düştüğün çamurla barıştığında başlıyormuş.

Şimdi o iç çukurun dibinde oturdum. Bugüne kadar sırf düşmemek için harcadığım o beyhude çabayı, kendimi hırpaladığım anları düşündüm. Kendime gülümsedim. Düş, dedim kendime; kesinlikle düş! Demek ki hayatta düşmenin de öğrettikleri varmış insana. Üstümdeki toprağı silkelemedim bile. O tozla, o çamurla, yani o düşüşün asıl izleriyle, hiç arınmadan çıktım çukurumdan. Şimdi o yolda üstüm başım kir içinde ama kafam her zamankinden daha dik yürüyorum.

Yazarken kendime yaklaşıyorum. Düşüncelerim sakinleşiyor, içimdeki karmaşa yerini dinginliğe bırakıyor.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.