BİR ÇİÇEĞİ KOPARMAK BU KADAR KOLAYSA…
Hiç düşündünüz mü?
Yolda yürürken rengârenk açmış bir çiçekle karşılaşırsınız. Kiminiz eğilip mis kokusunu içine çeker, kiminiz ona ince bir tebessüm bırakıp yoluna devam eder. Fakat bazılarımız, hiçbir neden yokken onu dalından koparmayı seçer. Belki birkaç saniye avucunda taşır, belki de birkaç adım sonra gelişigüzel bir kenara bırakır. Ardında ise yarım kalmış sessiz bir ömür bırakır.
İşte tam da o an aklıma hep aynı soru düşüyor:
Bir çiçeğin bütün güzelliğiyle açmasına neden izin veremiyoruz?
Belki “Alt tarafı bir çiçek.” diyenler olacaktır. Oysa söz konusu olan yalnızca bir çiçek değildir. Asıl konu, yaşamın en masum hâline gösterdiğimiz saygı; nefes alan her canlının var olma hakkına duyduğumuz vicdandır.
Doğaya gösterilen merhamet, aslında birbirimize duyduğumuz merhametin en açık yansımasıdır.
Bir çiçeği koparan el ile bir kalbi inciten el gerçekten birbirinden çok mu farklıdır?
Çiçek dalındayken yaşar. Toprağın bereketiyle güç bulur, güneşe yüzünü döner, yağmurla beslenir ve rüzgârın ritmine eşlik eder. Kök saldığı yere renk, umut ve huzur taşır. İnsan da böyledir; sevildiği yerde büyür, değer gördüğü yerde güçlenir, saygıyla karşılandığında ise kendini bulur.
Ne acıdır ki bugün dünyanın birçok yerinde hâlâ nice kadın, yalnızca kendi hayatını yaşayabilmek istediği için umutlarından vazgeçmek zorunda kalıyor. Kimi zaman ağır sözlerle incitiliyor, kimi zaman küçümseyen bakışlarla görünmez hâle getiriliyor, kimi zaman da fiziksel şiddetin izlerini hem bedeninde hem ruhunda taşımaya mecbur bırakılıyor.
Oysa sevmek, sahip olmak değildir.
Sevmek; incitmeden dokunabilmek, kırmadan konuşabilmek, değiştirmeye çalışmadan kabul edebilmek ve yanında yürürken karşındakinin özgürlüğüne de saygı gösterebilmektir.
Kadınları anlatırken sık sık “Çiçek gibi kadın.” deriz. Bununla narinliği anlatmaya çalışırız. Oysa çiçeklerin bize öğrettiği en büyük gerçek narinlik değil, yaşamın kendisidir.
Bir çiçeği kopardığınızda güzelliğini yanınıza almış olmazsınız; yalnızca ömrünü kısaltırsınız.
Bir kadının hayallerini, umutlarını ve yaşama sevincini elinden aldığınızda ise geriye sevgi değil, derin bir sessizlik ve onarılması güç izler kalır.
Belki de artık doğaya bambaşka bir gözle bakmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü dalında bırakılan bir çiçek, yalnızca bir bitki değil; sabrın, saygının ve vicdanın sembolüdür. Ona zarar vermemeyi öğrenen kişi, karşısındaki insanın hayatına da aynı özenle yaklaşmayı bilir. Saygı sevgiyi büyütür, merhamet ise insanı gerçek anlamda yüceltir.
Bir çiçeği koparmamak küçük bir davranış gibi görünebilir. Oysa insanın gerçek büyüklüğü, gücü yettiği hâlde yaşatmayı seçebilmesinde gizlidir. Dünyayı güzelleştirenler; yok edenler değil, koruyanlar, iyileştirenler ve umut verenlerdir.
Bir çiçeği koparmadan sevmeyi öğrenebilirsek, bir insanı incitmeden de sevebilir miyiz?
Ben bu sorunun cevabının yürekten “evet” olduğuna inanıyorum. Çünkü gerçek sevgi kırarak değil, onararak çoğalır. Güven korkunun değil, saygının olduğu yerde filizlenir. Merhamet ise insanı diğer bütün canlılardan ayıran en kıymetli erdemlerden biridir.
Öyleyse gelin…
Çiçekleri dalında sevelim.
Kadınların hayallerini yarım bırakmayalım.
Çocuklarımıza sevmenin sahip olmak değil, yaşatmak olduğunu anlatalım.
Çünkü bir gün arkamızda bırakacağımız en değerli miras; sahip olduklarımız değil, dokunduğumuz hayatlar olacaktır.
Bizi hatırlatacak olan; iyileştiren sözlerimiz, umut veren davranışlarımız, korumayı seçtiğimiz değerler ve dalında bırakmayı bildiğimiz bütün çiçeklerdir.
Belki de gerçek medeniyet, en güçlü olana hükmetmekte değil; en savunmasız olana şefkat gösterebilmektedir.
Ve dünya, ancak yaşatmayı seçen insanların ellerinde yeniden güzelleşecektir.
Çünkü bazen bir toplumun vicdanı, koparılmayan tek bir çiçekte filizlenir.