KARALAMALAR
En tepede kaldı süngü, altta mavi silüetler,
Her şey kapkaranlık; hatta renkler ve paletler.
Ne bıraktı geride demirden o süpürge?
Tüm güneşi süpürdü; ne iz kaldı ne gölge.
Sessiz bir kuyu yaptım fikrimin köşesine,
Yarım bardak kırığı yenildi su şişesine.
Sonra seni düşündüm, sakide mey görünce,
Aşkın en mahzun hâli bir dev’e dönüşünce.
Görüyor kör ülkesi, sağır sultanlık duyup,
Sahranın ince sesi fırtınada uyuyup.
Islatıyor yağmurlar Nisan’ı bahar boyu,
Cemrede bir kırgınlık; rengi geceden koyu.
Şebnemin sığıntısı koca kışı kesmiyor,
Bacada isli duman neden hâlâ esmiyor?
Ne kapıda bir bekçi ne elinde zincir var,
Ağaç desen kupkuru; ne elma ne incir var.
Takip etti geceler sadık olan fecri,
Yoldaş bildi niceler o yayan muhaciri.
Dünya denen fenagâh tatlı geliyor tatlı,
Yol ayrımı güzergâh; pusulasız bir atlı.
İnsanı andırıyor metruk, harabe evler,
Perdeleri kırıyor canavarlar ve devler.
Acizlik sıfatına “fakirlik” giydirilmiş,
En üstteki raflara cehalet bindirilmiş.
Kibirli adımlarla yürüyormuş gezginler,
Ardında dünyalığa sevinen o zenginler.
Meşhur olmuştu güya Firavun ile Nemrut,
Bir sinek, bir avuç kum; artık var mıdır umut?
Ezelde takdir olan, ebedde vuku bulur,
Müslümana yakışan Hak rızasın umulur
Kılıçsız kesip versem kuşağı tan yerinden,
Çıkarır belki çağı battıkça en derinden.