YUVANIN TA KENDİSİ
Bir sofra vardı içimde,
Yeryüzüne serilmiş ilk harita gibi.
Üzerine konan her tabak, bir kıtanın kalbi
Ve her ahşap çizik, zamanı gösteren bir pusula.
Annemin ellerinden geçerdi mevsimler;
Sonbaharın içli sarısı, yazın patlamış mısırı,
Kışın içine çekilmiş o mercan tenhalığı…
Bir çorbanın buğusunda,
Çocukluğumuzun sesi yükselirdi;
Perdeleri aralayan ilk sabah ışığı gibi.
Babam sofraya oturunca,
Gölgesi uzanırdı masanın tahta damarlarına.
Ceketinin iç cebinde geçim yükü,
Yorgun gözlerinde uyuyan bir yarın…
Konuşmazdı çok;
Ama her susuşu, bir kürek darbesi gibi derindi.
Sofrada ekmek iki dilimse eğer,
Biri dertti, diğeri sabır…
Kardeşimin tabağındaki yarım köfte,
Benim boğazımda bir yumru olurdu.
Aile; birinin doyması değil,
Diğerinin yutkunurken duraksamasına benzerdi.
Çaydanlık hep kaynardı ocakta,
Dertlere karşı duran bir umut miğferi gibi.
O kaynadıkça odaya bir sıcaklık yayılırdı;
Dilimiz yansa dahi içerdik o çayı,
Çünkü o sıcaklık, aile muhabbetinin ta kendisiydi.
Annem, her sabah sofrayı kurarken
Sadece tabağı, kaşığı değil,
Bütün bir ömrünü sererdi önümüze.
Tabakların desenleri arasında uçuşan turnalar,
Porselenden kalkıp dualara karışırdı.
Babam son lokmayı yutunca,
“Doydunuz mu?” diye soran o ses,
Bir lodos gibi önümüzden geçen dilsiz bir zaman olurdu.
O sorunun asıl cevabı,
Yalnızca annemin gözlerinde saklıydı…
Hiçbir söz, o bakışla yarışamazdı.
Ve biz büyüdük o sofrada;
Başında kavga ettik, başında dua ettik,
Ama her seferinde yine o masaya döndük.
Masa beş kişiydi belki,
Ama biz, eksiğiyle fazlasıyla,
Sadece orada “yuva” olduk.
Şimdi uzaklarda sofram
Ve her bardağa biraz “geçmiş” sızıyor.
Bir kaşıkta dedemin sesi çınlıyor,
Bir tabakta annemin alnındaki o derin çizgi…
Bazen boş bir sandalye bırakıyorum sofraya;
Çünkü aile, yok olanın yerini
Gönülde taht kurarak doldurmaktı.
Bir sofra vardı içimde,
Bir ağaç misali kök salan;
Kökleri babama, gövdesi anneme, meyvesi çocuğa duran…
Ömrümüzün kalbiydi o sofra, canın ta kendisi,
Gölgemizde büyüyen, lokma lokma aşımız…