KIZ KULESİ
Ayakları onu bir yere götürüyordu ama nereye olduğu belli değil gibiydi. Öylesine dalgın, öylesine bezgindi ki adımları; ona dikkatle bakanlar aklının başında olduğundan şüphe ederdi. Bakışları belirsiz bir yerlerde, ayakları kararsız… Yanına yaklaşan çiçekçi kadını bile fark etmiyordu. Kadın belli belirsiz söylenip başka müşteri bulmanın derdine düştü. Kadının bakışları, onunkinin tersine, felfecir okur cinstendi. Sepetindeki kırmızı güller gibi kırmızı güllü bir etek giymişti.
“Kırmızı güllerim var sevenlere. Almaz mısınız bir tane?”
diyerek kıvrak hareketleriyle herkesin birkaç saniyeliğine dikkatini çekmeyi başarıyordu. İnsanların çoğu ilgisiz, kısa süreli bakışlar fırlatıp yoluna devam ediyordu. O ise kararsız adımlarıyla bir meçhule gidiyor hissi veriyordu.
Havada hafif bir rüzgâr tenleri okşayıp geçerken yasemin kokusu getirmeyi de ihmal etmiyordu. Hele deniz kokusu, kıyıya hafif hafif vurarak çıkardığı dalga sesleri… Sanki artık bu kokuyu, bu sesi takip ediyor gibi bir hâli vardı.
Epey yürüdükten sonra birdenbire durdu. Buna sebep olan bir şey olmalıydı. Bunca süre hiçbir şey dikkatini çekmemişti hâlbuki. Gözlerini dikip bir noktaya sabitlemişti. Baktığı yer Kız Kulesi’ydi. O kararsız bedeni, ne aradığını bulmuş gibiydi. Hayranlığa dönen bakışlarla beraber dudakları kıpırdadı.
“Senin gibi biricik olmak isterdim.”
Sözleri dökülüverdi.
Bir martı çığlık atarak üzerinden uçtu. Karabataklar suya dalıp çıkıyordu neşeyle. Çekirdek çitleyen gençler koyu bir muhabbete dalmıştı. Gülüşleri, Kız Kulesi’ni bile kıskandıracak sıcaklıktaydı. Kız Kulesi manzarasına karşı yürüyen her yaştan insan, renkli görüntüler sunuyordu herkese. İki kişi, Kız Kulesi’nin hikâyesini bilmem kaçıncı defa konuşuyordu. Başka biri Galata Kulesi’yle olan aşkını dile getiriyordu.
Ne çok yorum, ne çok hikâye var, diye geçirdi aklından.
Peki ya ben kaç hikâyede varım? Ya da benim hikâyem ne? Bir hikâyem var mı? Ben herhangi bir hikâyede biricik olabildim mi?
Beynini kemiren sorular gün yüzüne çıkıverdi yine. Bir umut arıyordu gözleri, bir dal arıyordu elleri. Şaşkınca baktı etrafına. Her şey aynı yörüngede akıp gidiyordu. Boğazında koca bir yumruyla ezberlediği mekâna yürüdü: otobüs durağına…
— Sıraya girer misiniz lütfen?
— Afedersiniz, dalmışım. Kusura bakmayın.