15:46
Mutfaktaki fırının kapağını kapatırken fark etti saati. “Epey de geçmiş vakit.” dedi kendi kendine. Belini doğrultmak zor geliyor artık. Oysaki gençliğinde böyle miydi? Sırma gibi uzun, siyah saçlarından bahsederdi hep. Şimdilerde yerini ak düşmüş kır yumağı aldı diye dalga geçer oldu. Şu iki saniyede aklına neler geldi yine. Gençlik ne kıymetli şeymiş diye söylenerek geçti odaya. Bastı düğmeye, haber kanalında sağ alt köşedeki saat 15:46’yı gösteriyordu. Derin bir hüzün kapladı içini.
Öyle zamandır ki 15:46. Ne tam öğle vaktidir ne de ikindi. Akşam değildir henüz. Günün tam ortasında hissi verir insana. Yapılacak şeylerin var ise geç kalmamışsındır. İş bitmese de başlamış olursun nihayetinde. Bu vakit, biraz umut verir insana. Arada kalmış bir zaman dilimidir.
A’raf ‘ta kalmak da böyle bir duygu olsa gerek. Yaslandı kanepeye, sırtı nasıl da ağrımış öyle. Pencereden dışarı baktı sessizce.
Ama bir 15 dakika sonrası aynı hissi vermez insana. Saat dört olmuştur ve geç kalmışsındır bazı şeylere. Ömrünün son demlerinde, bir ikindi vaktinde bulur kendini insan.
Perdeyi araladı biraz. “Gölge düşmüş yere.” dedi sakince. Akşam edalı edalı yaklaşıyor mu ne?
Hafiften serinlemeye başlar geceler diye düşündü. Bu aralar hep düşünür oldu. Konuşacak kimsen olmayınca insan hep düşünür zaten.
15:46. Belki de yaz günü, çay saatlerine denk geldiği için tazelik verir insana. Ya da sulu kırmızı bir karpuzu peynirle yerken ikindi serinliğinde, dünyanın kötü bir yer olduğuna kim ikna edebilir seni? Azıcık hızlı olursan o 15 dakikada iki bardak çay içmeye fırsatın var demektir. Hem çok uzun hem de çok kısa… Bir kahve içimi zamanın olduğuna işarettir mesela. Çocuklar okuldan henüz gelmemiştir ve taze portakallı kek yeni çıkmıştır fırından. Öyle ki akşam yemeğin yoksa bile planlayıp yapabilmeye vaktin var demektir.
“Sahi uzun zaman oldu çocukların sesini duymayalı.” dedi. Şu yalnızlık delirtir insanı. Kapının önüne bıraktığı oğlunun ayakkabıları. Yalnız olmadığının sessiz bir nişanı. 15:46. Huzur verir ruha. Sakin ol, rahatla. Bir nefes al. Henüz geç değildir.
Elinde TV kumandasının kaldığını fark etti.
Doğruldu yerinden, koridorda vestiyere bıraktığı telefona uzandı. Bastı tuşa, başladı konuşmaya.
“Nasılsınız ? Yavrum!”
“Ne garip.” dedi kendi kendine. Duvar saatlerinin konuştuğunu düşünürdüm hep. Dijital saatler de konuşmaya başlamış meğer.