SENİ SEVMEK
Zamanın saçlarına ak düşüp,
Bir ihtiyar gibi yürüdüğü yollarda;
Seni sevmek,
Eski bir el yazmasının kenarına iliştirilmiş,
Güneşin henüz öpmediği bir çiğ tanesi kadar,
Berrak bir duadır.
Ruhumun ıssız koridorlarında yankılanan
O eşsiz tını,
Bir sazın telinden değil,
Senin sesinin kıvrımlarından süzülür.
Bakışların,
Hayallerin yorgun yüzüne dokunan serin bir yağmur;
Gözlerinse,
İçinden çıkamadığım o kadim ve derin labirent…
Öyle bir yangın ki bu,
Ne külü var savrulacak,
Ne dumanı var tütecek.
Sadece bir sızı…
Mühürlenmiş bir zarfın içindeki o gizli kelimede,
Senden bahseden kelimeler saklanıyor,
Yalnızca benim okumayı bildiğim bir dilde.
Seni düşünmek;
Denizin göğe âşık olduğu,
O incecik ufuk çizgisinde yürümek
Ve her adımda,
Biraz daha uçurum,
Biraz daha sonsuzluk olmak…
Biz;
İki ayrı lisanın tek bir dizede buluştuğu o mucizevi yerdeyiz.
Hiç yazılmamış bir şiirin,
En can alıcı mısrası burası bundan sonra…
Seni sevmek;
Bu hayatta görebileceğim
En güzel yeşil bahçe,
İçinde yaşanabilecek tek yer bana.
Arslan Koçoğlu’nun bu şiiri, aşkı öyle naif ve tertemiz bir yerden anlatmış ki; hani o “güneşin henüz öpmediği bir çiğ tanesi” benzetmesi insanı alıp başka diyarlara götürüyor, sanki sevda değil de bir dua okuyormuşsun gibi hissettiriyor. Zamanın ihtiyar gibi yürümesi, sevginin mühürlenmiş bir zarfın içindeki gizli kelimeye benzetilmesi gibi imgeler çok zarif ve insanın ruhuna dokunuyor; yani “seni sevmek en güzel yeşil bahçem” dediğinde o huzuru gerçekten kalbinde duyuyorsun. Ama bir yandan da dürüst olayım, şiirde kullanılan bazı benzetmeler biraz fazla tanıdık; o “derin labirent”, “külü olmayan yangın” veya “ufuk çizgisinde yürümek” gibi ifadeleri daha önce sanki pek çok aşk şiirinde görmüşüz gibi bir his bırakıyor. Şairin dili çok akıcı ve duygulu olsa da, bu kadar derin bir sevdayı anlatırken bizi biraz daha şaşırtacak, daha önce hiç duyulmamış o can alıcı mısraları daha sık arıyor insan. Yine de o samimiyeti ve “iki ayrı lisanın tek bir dizede buluşması” fikri şiiri alıp baş tacı etmeye yetiyor